Anıların fark edilmeyen tanığı “seramik”
Seramik ile kendisine yeni yeni dünyalar kuran hayallerini, anılarını seramiklerin diliyle anlatan seramik sanatçısı Elif Aydoğdu Ağatekin, Galeri Selvin 2’de açtığı “Veda” adlı seramik sergisi öncesinde HOME&OFFICE CONCEPT’in sorularını yanıtladı.

Seramikle tanışma maceranız nasıl oldu?


Seramikle ilk olarak ailemle beraber gittiğimiz Avanos gezisinde, 1992 yazında tanışmıştım. Hatta Avanos’tan satın aldığımız kırmızı çömlekçi çamurunu büyük bir keyifle evde şekillendirmiş sonra da bir güzel kurutmuştum. Annemin "Sen seramik okuyabilirsin" dediğini hatırlıyorum. Ben çamuru şekillendirip kurutunca, seramik yapıverdiğimi sanmıştım, büyük bir heyecanla da, yaptığım küçük heykelleri babama göstermiştim. Babam beni bir şeyin seramiğe dönüşebilmesi için mutlaka ısıl bir işlem görmesi gerektiği konusunda uyarmıştı. Ben de mutfaktaki fırının işe yarayıp yaramayacağını sormuştum. Babam çok daha yüksek bir ısı gerektiğini anlatmıştı. Ben de evde yalnız olduğum bir gün çamurdan yaptığım heykelleri seramiğe dönüştürebilmek için, şömineyi kendi başıma yakıp, pişirim yapmaya kalkışmıştım. Tabii şömineye büyük bir özenle yerleştirdiğim ilk parça kısa bir süre sonra patladı. Çok korktuğumu hatırlıyorum. Hemen tüm delilleri yok edecek biçimde ortalığı temizlemiş, neden patladığını anlamadığım için uzun yıllar kimseye kendi başıma pişirim yapmaya çalıştığımı söylememiştim. Yani seramikle ilk defa böyle tanıştım diyebilirim. 1996 yılında, o gün o çamurun neden patladığını ve seramiği anlamama neden olan Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’nü kazandım. Lisans, yüksek lisans ve sanatta yeterlilik eğitimimi bu kurumda tamamladım.

“Seramik, hayatımızın her noktasında kendini neredeyse hiç hissettirmeden hep var olan bir gerçektir.”

Çok fazla emek ve sabır isteyen seramiğin hem bir sanatçı hem bir eğitimci olarak sizin için öneminden biraz bahseder misiniz?

Seramik diğer birçok malzemeden farklı olarak, çeşitli türleri olan; uzun üretim aşamalarına sahip ve çoklu detayları içeren bir alandır. Ayrıca seramik, kendisine ait ciddi bir endüstrisi, teknolojisi, geleneksel üretim biçimleri olan ve sanatsal bir ifade aracı olarak kullanılabilen bir malzemedir. Dolayısıyla, eğitimi de oldukça zor aşamaları içermektedir. Farklı iş alanlarındaki istihdamı, seramik eğitimi almış çok az kişinin sanatsal anlamda söz sahibi olabilecek kadar ilerlemesine neden olmaktadır. Aynı zamanda seramik, hayatımızın her noktasında kendini neredeyse hiç hissettirmeden hep var olan bir gerçektir. Seramik; her gün yemek yediğimiz sofradaki tabak, çanak; banyodaki tuvalet, lavabo, karo; evdeki tuğla, kiremit; kafedeki fincandır. Bu durum onu o kadar sıradanlaştırır ki, onun bir sanat malzemesi olarak tercih edilmesi fikri çoğu kişi için bayağı bulunan bir duyum oluşturur. Ancak unutulmamalıdır ki, modern ve post modern hareketleri derinden etkileyen süreci başlatan Duchamp’ın “Çeşme” (Fountain) adlı eseri bile porselen bir pisuardır. Tam bu noktada seramiğin benim için önemi sahip olduğu bu çok çeşitli, sıradan ve basitçe bir ifadeyle yaşama ait halleriyle ilgilidir. Çünkü çoğunlukla seramiklerimi daha önce başka işlevleri olmuş ve atılmış parçaları kullanarak, onları yeniden ve alternatif yollarla biçimlendirerek oluşturmaya  çalışırım. Bu yaklaşım her şeyden önce kişi olarak bana kendimi iyi hissettirmekte ve çoğunlukla sanatsal bir ifade dili olarak ilgi çekici bulunmaktadır.

Atık seramik kullanımıyla ilgili birçok çalışmanız bulunuyor. Neden atık seramikler sizin için bu kadar önemli?

Yıllarca kullandığınız bir şeyi artık eski bulmak, yıpranmışlığın getirdiği kırıkları ve çatlakları istememek, artık işe yaramayacağı için atmak, atılmak, vazgeçmek veya vazgeçilmek. Tüm bunlar günümüz insanının sıklıkla nesneler için eylem haline getirdiği öte yandan kendi iç dünyasında da ilişkilerinin sonucunda yoğun biçimde hissettiği, neredeyse sıradanlaşmış duygular… Bu duyguların ifadesinde malzemem olan seramiğin atığını kullanma eylemim sonsuz bir ifade diline sahip olan
seramiğe karşı bilinçli bir tercihi içermektedir. Atık seramik malzemeler, güzel, tam, sağlam, yeni, moda olanın karşısında demode, eski, kırık, bozuk, defolu, çirkin, vazgeçilmiş, kaybetmiş yani çöp olmuş olanlardır. Belki de tam da bu kıymetsizliklerinden kazandıkları değer, benim anlatım dilimde en çok ihtiyaç duyduğum “yokluğu” içermektedir. Atılmış seramik malzemelerin bedenlerini var eden biçimler, kaybettikleri işlevler, anlamlar ve onları süsleyen dekorlar çoğu zaman sonsuz anlatıma sahip seramik malzemenin karşısında tercih edilemeyecek kadar sınırlı bulunabilir. Ancak tüm çalışmalarımda tekrar tekrar deneyimlediğim gerçek, bu sınırlılığı kabullenerek seramik biçimlendirmenin hiç açılmamış kapıların anahtarını bulmak olduğudur. Seramik çalışmalarımı biçimlendirmede atık refrakter plakalarını 2007 yılından itibaren kullanmaya başladım. O günden bugüne yaptığım şey, atılmış bir malzemeden yeni bir şey yaratmaya çalışarak, hem çöp yığınlarının içinden gelen malzemeye hem kendime yeni bir hayat verebilmenin, atılmışlıktan, terk edilmişlikten, vazgeçilmişlikten kurtulma ihtimaline bir ses verebilmektir.

“Veda” serginizde yer alan eserlerinizi oluştururken nasıl bir yol izlediniz?

Genel olarak eserlerimi üretirken buluntu, yadigar, kırık, eski, satın alınmış ve çoğunlukla endüstrinin atık seramiklerini kullanmaktayım. Bu seramikler katı ve yargısal olarak değişmez parçalar ancak onları yeniden biçimlendirebilme fikri ise benim için heyecan verici deneyimleri içinde barındırıyor. Özellikle, water jet, sulu kesim makinaları, el frezeleri gibi mekanik yüzey biçimlendirme yöntemleri, pişirim sonrası katı haldeki seramiklerin biçimlendirmeme ve farklı ifade olanaklarını sorgulamama imkan vermektedir. Bu anlamda sanayi ile birlikte çalışmayı çok önemsiyorum. Ayrıca kesim işleminden sonra parçaları raku yöntemi kullanarak pişiriyorum. Bu yöntemi kullanmak istememin sebebi çoğunlukla çok karanlık olan duygularımı ifade etmemde bana sağladığı karanlığın içinde oluşan aydınlık etkidir. Ve tabii her türlü transfer tekniği ile parçaları bütünlemedeki en büyük yardımcılarım yeni nesil yapıştırıcılar unutmamak lazım. 

“Veda”nın sizin için anlamı nedir ve seramikle “Veda”yı nasıl bir araya getirdiniz?
2009 yılında sevgili anneannem hayata gözlerini yumdu. Onun yokluğunu kabul edebilmek, ona veda edebilmek açıkçası sadece benim için değil tüm aile için çok zor oldu. Anneannem, çok özel ve zarif bir hanımdı. Ömrü boyunca sofrasında oturan herkesi büyük bir zevkle doyurdu. Ölümünün ardından anneannemin yıllarca yemek yediğimiz tabaklarını istedim annemden. Ne yapacağımı bilmiyordum ama o eski tabakları aldım. Tabaklara uzun süre dokunamadım. 2013 yılında “Aşkın Damakta Kalan Tadı” sergisi için o tabakları kullanmaya karar verdim. Bir kez daha anneannemin yaptığı o yemeklerin tadını alabileceğimi bilsem asla dokunmazdım o tabaklara biliyorum. Ama dokundum üzerine water jet kullanarak anneannemin yaptığı yemeklerin adlarını yazdım. Hem yaşasın diye o yemekler hem de vedalaşabilmek için o yemeklerin tadıyla…

İstanbul’daki anneannemin evine, fırsat buldukça dedemi ziyaret etmek için gitmeye devam ettim. O evin değişmeyen detayları beni zamanın içinde dolaştırıyordu. Çocukken sıkıntıdan karıştırdığım fotoğraf çekmecesi benim için o evin en eğlenceli köşesine dönüşmeye başladı. Fotoğraflar, geçen zamanın en acımasız kanıtı gibi en sade haliyle büyülüyordu beni. 1950’lerde Bulgaristan’daki tüm düzeni bozup göçmek zorunda kalmış bir ailenin tüm gerçekliğinin ifadesiydi o siyah beyaz fotoğraflar. O çekmecenin içindeki detayları seramiğe dönüştürdüm “geriye kalan” adlı eserde. O çekmecenin başına her geçtiğimde nedense Bulgaristan’ı anlatırlarken kullandıkları “yeşil yemyeşildi” cümlesini duyuyordum. “Yeşil yemyeşildi” serisi o fotoğrafları tarayıp seramik yüzeylere aktardığım her birinde yeşil kırık bir parça seramik olan çalışmadır. Ve sergideki portreler o fotoğraflardaki detaylardan çalışılmıştır. Ben bu serileri çalışırken sevgili dedemde aramızdan ayrıldı. Ve ben veda etmeye çalışırken göçün yorduğu bu insanlarla yüzleştim, bu insanların kendilerine yeniden kurmak zorunda kaldıkları hayatlarla, o hayatların içindeki tatları, anıları, yaşanmışlıkları, küçük bir kızın hatıralarında kalan parçalarla anlatmaya çalıştım. Sergiyi oluşturan serilerimin her biri kırık dökük seramik parçalar ve belli belirsiz anıların içinden bir bütüne dönüşmekte ve izleyeni; ayrılmaya, kopmaya, vazgeçmeye, geride bırakmaya bir başka ifadeyle “veda” etmeye zorlamaktadır. Ben bu duyguyu eski bir fotoğrafla gidip geliverilen zamanda, yıllarca yemek yenilmiş anneanne tabaklarında, çocukluk resimlerinde, hepsi bu dünyadan göçmüş büyüklerin portrelerinde ve bir daha açılmamak üzere kapatmak zorunda kaldığımız kapılarda aradım.

Sergilediğiniz eserlerinize farklı isimler veriyorsunuz? Bu isimleri nasıl belirliyorsunuz?

Aslında uzun zamandır seriler halinde çalışıyorum. Bu seriler yoğun biçimde yaşadığım duygu durumunun bir yansıması aslında, isimler bu duygu durumunun kısa bir özeti çarpıcı bir kelimesinden oluşuyor çoğunlukla.

Daha önce açtığınız “boşu boşuna” sergisinde de “Veda” sergisinde de atık seramikleri kullanarak yeni eserler ortaya çıkarmışsınız. Bu tip farkındalık yaratan çalışmalara devam edecek misiniz?

Beni seramikle en iyi ifade edecek yöntem ne olursa sanırım onu seçeceğim. Burada önemli olanın sadece atık seramik kullanmak olmadığını ama mutlaka anlatabilmek olduğunu özellikle belirtmek isterim. Bir şeyi sadece atıkla anlatıyor olmanız onu daha iyi anlattığınız anlamına gelmez önemli olan iyi anlatmaktır. Bundan sonra kendimi seramikte daha iyi ifade edeceğim başka bir yol bulursam eminim o yolu seçerim.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.