Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) yayımladığı 2016 yılı hava kirliliği raporunda, Avrupa’nın, havası en kirli ülkeler listesinin ilk 10’unda Türkiye’den 8 il yer aldı. 

Avrupa’nın bu kötü ilk 10’una giren illerimiz ve sıra numaraları şöyle: 

Batman (2), Hakkari (3), Gaziantep (4) Siirt (6), Afyon (7), Karaman (8), Iğdır (9), Isparta (10) 

Listenin ilk 50’sini görmedim ama ezici bir çoğunluğunu yine bizden illerin oluşturacağına hiç kuşkum yok! Kış aylarında hemen her gün Adana’da neredeyse göz gözü görmüyor. Bölgemizdeki diğer illerin durumu ise çok farklı değil; Gaziantep zaten listeye 4’ncü sıradan girmiş. 

Merak etmemek elde değil. Kıytırık bir arabanın bile egzozundan çıkan gazın para karşılığı ölçümünü yapan, ölçüm sonucu uygun değilse, araç sahibine dünyayı dar eden yetkililerimiz, aynı hassasiyeti kentlerimizin havası için niye göstermiyor acaba? 

70’li yılların Ankara’sının havasını eskiler bilir. 80’li yıllarda, Ankara Belediyesi kalitesiz kömür kullanımını yasaklayarak, bu konudaki denetimlerini çok sıkı tutarak ve diğer önlemlerle hava kirliliği sorununu çok büyük oranda bitirmiş, kenti bu dertten kurtarmıştı. 

Demek ki, istenirse olabiliyor. 

O zaman… Yetkililerimizin istemesini isteyelim biz de.
 

Astral yolculuk

Astral yolculuk denen bir mevzu var ya... Tanım olarak, "Ruhun fiziksel bedeni dışında, bilinci yerinde olarak, başka mekânlarda, boyutlarda, zamanlarda dolaşması..." gibi bir şeyler söylenir.

Astral yolculuk gerçek midir, böyle bir şey mümkün müdür değil midir çok tartışılır.

Aslı var mıdır yok mudur bilmiyorum ama... Bazen düşünüyorum da... "Dijital dünyada yaşanan hızlı gelişmenin ürünü olan cihazlar, yazılımlar" diyorum, "Acaba astral yolculuğu mümkün kılıyor olabilir mi?.."

Çünkü evde, sokakta, arabada, dağda tepede... Herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerde... Elimize bir akıllı telefon, tablet geçtiğinde ya da bilgisayar başına oturduğumuzda... Bir sosyal medya uygulaması veya  başka bir uygulama ile sanki bu dünyadan, bulunduğumuz mekândan, zamandan kopup, başka bir yerlere gidiyoruz gibi geliyor bana.

Dünyanın bir başka noktasındaki  tatil beldesindeki kumsalda güneşleniyor, ormanda dolaşıyor, kuşları seyrediyoruz...

Hiçbir zaman görmediğimiz ve göremeyeceğimiz ülkelerde yayımlanan dergileri, gazeteleri okuyabiliyor, oralarda yaşayan insanlarla karşılıklı olarak, sesli ve görüntülü sohbet yapabiliyoruz...

İletişimi sanal olsa bile varlıkları gerçek olan yeni arkadaşlar edinebiliyoruz...

Kalabalığın ortasında bir başımıza kalabiliyoruz ya da yapayalnızken çevremiz binlerce insanla dolabiliyor...

Vs... Vs... Vs...

Ne dersiniz?..

Elinde sıradan bir akıllı telefon olan herkes, astral yolculuğa çıkabiliyor olabilir mi?..

Kayaköy 

Çektiğim fotoğraflar bakarken hatırladım… Bir anda daldım gittim…

Geçen yazdı… “Birkaç gün kafa dinleyelim, biraz da gezelim” dedik… Gezi seçenekleri masaya yatırdık ve “Çok uzak be!.. Dünyanın yolu!..” mızmızlanmalarımıza kulak asmayıp, Fethiye’ye gitmeye karar verdik.

Zaman zaman, yüzyıllardır araba kullanıyormuş gibi bir yorgunluk, bıkkınlık, yılgınlık ya da benzer herhangi bir sözcükle adlandırabileceğimiz uzun, çok uzun bir araba yolculuğundan sonra Fethiye’ye vardık.

Deniz, yamaç paraşütü vesaire çok umurumda değildi. Kayaköy’ü görmeyi çok istiyordum.

Kısa, birkaç günlük tatil içindeki koşuşturmacalar arasında, Kayaköy’e uğradık.

Nispeten uzun bir zaman ayırıp Kayaköy’ün sokaklarında dolaştım.

Doğanın insafına (ya da insafsızlığına) terkedilmesinin üzerinden geçen uzun yılların ardından verdiği viran görüntüyü saymazsak, sanki daha birkaç hafta önce yüzlerce insan burada yaşıyormuş da, dün ya da önceki gün terk edip gitmişler gibi bir duygu uyandı bende.

Sokakların içinde oynayan çocukların kahkahaları, bağırıp çağırışları, evlerin kapısının önünü süpüren kadınlar, pencerelerin önündeki çiçekler, bacalardan tüten dumanlar, yorgun bir şekilde işten evine dönen babalar, kapıda onları bekleyen anneler geldi gözümün önüne.

Hüzünlendirdi beni Kayaköy’ün şimdi sadece turistlerin dolaştığı terkedilmiş taş sokaklarında yaptığım o bir iki saatlik yürüyüş.

En çok da her evde gördüğüm yıkık dökük ocaklar üzdü beni. “Ocağın sönmesi denen şey bu olsa gerek” diye düşündüm… “Kötülerin ‘Senin ocağını söndürürüm!..’ diye tehdit ettikleri insanların akıbeti bu oluyor demek ki” dedim kendi kendime…

Çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek… Kim bilir kaç nesildir yaşadıkları o köyden ayrılırken, evlerine son bir kez nasıl baktılar, bakarken ne hissettiler acaba?..

Of ya!.. Of ya!.. Of ya!..

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.