Bu sayıda sizlere çok ama çok farklı bir şeyler anlatacağım. Sadece bir gezi ve lezzet yazısı olmayacak bu defa. Bunun çok ötesinde bir yazı olacak. Davul gibi şişen, sağlıksız bedenimden yaklaşık 40 kiloyu nasıl attığımı, sağlığıma nasıl kavuştuğumu anlatacağım. Sizi motive etmeye çalışacağım.

Öykünün başlangıcı

2009 yılında İstanbul’dan Adana’ya gelip; Ortopedia Hastanesi’nde çalışmaya başladığımda da çok fit ve zayıf bir adam değildim elbette ancak Adana’nın lezzetli yemeklerine; düzensiz yaşam, geç saatlere kadar yemek, stres, bir de yüksek kalorili içeceklerin sık ve bol tüketilmesi eklenince kilo almak kaçınılmaz oldu. O kadar ki Adana’daki ikinci yılımda mideme balon koydurarak kilo vermeyi denedim. Başlangıçta kilo vermiş olsam da gerek beslenme gerekse yaşam biçimimde değişiklik yapmayınca, balon maceram 6 ayda hayal kırıklığı
ile sonuçlandı.

2012’de Adana’dan döndükten sonra da değişen çok şey olmadı. Zaman zaman birkaç kilo versem de yaşam biçimim ve beslenme alışkanlıklarımı değiştirmediğimden doğal olarak kilolarımda da
bir değişiklik olmuyordu.

Öykünün dramatik bölümü

2014 yılına geldiğimizde tıpta tanımlandığı adıyla tam bir “morbid obez” olmuştum. Standart insanlar için üretilen hiçbir kıyafete sığmıyor, tartıya çıkmaktan utanıyordum artık. Bir taraftan diyabet başlamıştı, öte taraftan hipertansiyon için her gün düzenli ilaç kullanıyordum. Çok netti ki bunlar, çok yakında başıma gelebilecek diğer sağlık sorunlarının açık işaretleri idi. Geceleri tam ve rahat uyku uyuyamıyor, hareket ederken zorlanıyordum artık. Sürekli kafamda kilo vermek fikri vardı ancak bir türlü düşündüklerimi harekete dönüştüremiyordum nedense. Hep “Yarın artık diyete başlıyorum” diyordum ancak yarın bir türlü gelmiyordu.

Daha çok dram

Ve o gün, tam doğum günümde, 13 Haziran 2014 günü başıma gelen basit ancak beni derinden etkileyen olay her şeyi değiştirdi birdenbire. Doğum günüm nedeniyle eşimle Pendik Marina’da yemeğe gittik. Marina’nın, belki de İstanbul’un en güzel etlerinin yapıldığı Fire House’a oturduk. T-Bone, salata falan söyledik. Küçük aile arası bir kutlama işte. Garson servis yaparken, masada, bana biraz uzak köşede duran tuzluğa uzanmak istedim ve ne olduysa işte tam o anda oldu. Küçük bir caart sesiyle gömleğim düğmelerin olduğu yerden yırtılıverdi. Hem de en bol gömleğim. Ensesindeki etikette neredeyse yaşım kadar “XXXXL” olan gömleğim, gövdemin onu zorlamasına dayanamayarak isyan etmişti işte. Eşim “aman” derken garson şaşkınlık içinde hafifçe gülümsemişti tam o anda. Hayatımda hiç bu kadar tandığımı, hiç bu kadar darlandığımı hatırlamıyorum inanın. Tam olarak “Yer yarılsa da içine girsem” hăli yaşadım o anda. Belki o kadar utanılacak, belki o kadar sıkılanılacak bir şey de değildir ama ben zaten  halimden memnun olmayan bir şişko olduğum için iyice daralmıştım. Doğum günü yemeğim zehir olmuştu adeta. İşte tam o an karar verdim ne pahasına olursa olsun zayıflamaya, kilo vermeye ve sağlıklı olmaya. Elbette etimi silip süpürdüm öncelikle. Sonra zayıflamak için temel stratejiyi belirledim. Aslında temel strateji çok zor değil; az kalori alacaksın, çok kalori harcayacaksın. Bu kadar basit. Bunun için de formül aşırı derecede basit elbette; diyet+spor.

Ve yeni bir öykü başlıyor… Mutlu bir öykü…

Bunca yıllık şişmanlığım boyunca defalarca diyet yaptım. Ancak diyetlerin sürdürülebilirliği benim için sıfır. Kibrit kutusu kadar peynir, bir dilim kepekli ekmek, bol domates salatalık diyeti bana göre değil kesinlikle. Haşlama sebzeler, bir öğün meyve yemeler benim bunca senedir oluşturduğum beslenme karakterime uygun değil bir kere. Düşünsenize dergiye yazarken bile “Efendim bu yazıda size Hollanda’nın peynirlerini anlatmak isterdim ancak bu peynirler yağlı olduğundan diyetime uygun değildi tadamadım, bu nedenle de size bir şey anlatamıyorum” mu diyecektim? Zaten benim diyetleri bozup yeniden tıka basa yemeye yönlenmemin temel sebebi hep bu kalori bazlı diyetler neden oldu bir anlamda da.

Mademki vermem gereken kilo 3-5 kilo ile sınırlı değil seçeceğim diyet benim beslenme alışkanlıklarıma uygun olmalı ki uzun süre devam edip 10 kilo, 20 kilo hatta 30 kilo verebileyim.

Öte yandan; dışarıda veya seyahatte olduğumda da kolaylıkla diyetimi sürdürebilmeliydim. Bu açıdan baktığımda bana uygun diyetler içinde en uygun olanının “Dukan Diyeti” olduğunu keşfettim. Karbonhidrat yok, yağ çok çok az, sebze ve belli meyveler izinli günlerde serbest, diyet protein ağırlıklı beslenmeye dayanıyor. Bir Çukurovalı’ya daha uygun bir diyet olamaz. Et, tavuk, kebap serbest yani. Biraz maliyeti yüksek bir diyet ama bu maliyeti göz önüne alınca sürdürülebilir ve etkin bir diyet kesinlikle. Burada diyeti ve uygulamayı uzun uzun anlatmayacağım.

Başta internet ve bu konuda yazılmış kitapları okuyarak rahatlıkla öğrenebilirsiniz diyeti detayları ile. Merak eden olursa, soru sormak isteyen olursa bana mail veya sosyal medya yolu ile ulaşırsa yanıtlamaktan onur duyarım.

Öyküyü abartalım biraz daha…

Ve kilo verme sürecinde olmazsa olmaz bir diğer unsur ise; spor. Yaşına, fiziki kondisyonuna, sağlığına en uygun düzeyde ve en uygun sporu yapmak. Spor yapmak temel şart. Spor salonuna yazılıp, biraz orada, biraz burada oyalanıp yapılan spordan bahsetmiyorum. Söz konusu olan profesyonel bir sporcu disiplini ile en az haftada beş gün yapmanız gereken spor.

Benim en zorlandığım konu bu oldu aslında. Zaman zaman bıraksam da hayatım boyunca hep sporun içinde oldum. Yüzdüm, basketbol oynadım yıllarca. Adana’da olduğum süre boyunca haftada en az 3 gün hep spor salonuna gittim. Düşünsenize bir de spor yapmasaydım, zannederim on bin kilo falan olurdum herhalde. Adana’dan döndükten sonra da spora devam etmiş, boksa başlamıştım ancak bu da engel olmamıştı kilo almama. O zaman bir başka spor eklemeliydim rutin yaptığım sporlara… Nabzımı artıracak, her yerde ve her zaman rahatlıkla yapacağım, diğer yaptığım sporlara da destek olacak, en önemlisi zayıflamamı hızlandıracak bir spor olmalıydı. İşte tam olarak bu nedenlerle koşmaya karar verdim. Zaten spor yapan birisi olduğum için çok rahat koşabileceğimi düşünüp, bir antrenman programı yaptım öncelikle. İlk gün kendimi zorlamayacak 5 km koşacak, sonra yavaş yavaş dozu artırarak birkaçay sonra yarı maraton, altı yedi ayda da maraton koşacak seviyeye getirecektim kendimi. İlk gün 1 kilometreyi bile bitiremeyince gerçeklerin benim düşündüğüm gibi olmadığını, iyi ve doğru antrenman yapmam gerektiğini ve belirlediğim seviyelere o kadar da çabuk ulaşamayacağımı öğrenmiş oldum. Bu arada; koşulacak mesafe ve zemine göre ayakkabı seçmem gerektiğini, nefes alma tekniğini, duruş tekniğini, koşu tekniğini öğrenmem o kadar kolay olmadı ama hepsini öğrendim.

Yaşasın koşabiliyorum… Hiç fena değilim üstelik

Sonra başladım koşmaya... Önce sitenin bahçesindeki 1 kilometrelik pistte hızımı ve koştuğum mesafeyi artırdım. Sonra sitenin dışına çıktım. Yavaş yavaş arttı mesafeler. Koştukça kilo vermeye, forma girmeye başladım. Önce diyabet tehdidinden tamamen kurtuldum, bir süre sonra da hipertansiyon ilaçları çıktı hayatımdan bir daha dönmemek üzere. Bir yılın sonunda 30 kilo vermiştim öte yandan.

Neden koşmalı insan?

Koşmak; dünyanın en basit, en ucuz, en kolay ve her yerde her zaman yapılabilir tek sporu neredeyse. Hızınızı, mesafenizi kendiniz ayarlıyorsunuz. Sayılamayacak kadar çok faydası var koşmanın. Orta tempoda 1 saat koştuğunuzda yaklaşık 600 kalori yakarsınız. Bu da doğrudan 100 gram civarı yağ yakmanız demektir. Matematiksel olarak hesapladığımızda bu da ayda 3 kiloya, senede 36 kiloya denk gelir. Kalıcı, geri dönmeyecek, yağdan yakılan 36 kilodan bahsediyorum. Koşmak; doğrudan yaktığı yağlar dışında dinlenme esnasında da yağ yakımını hızlandırır. Bu da düşündüğünüzden çok daha fazla kilo vereceksiniz demektir.

Kalp sağlığınız için koşmak bir hayli önemlidir. Kalbin pompalama gücünü artırır. Bu da dokulara çok daha fazla kan, dolayısı ile çok daha fazla oksijen gitmesi demektir ki bunun organların doğru ve düzenli çalışmasından, antiaging etkisine kadar olumlu etkileri saymakla bitmez.

Koşmak stresi azaltır. Bu sebeple kendinizi daha zinde, iyi ve mutlu hissedersiniz. Koşarak bütün toksinlerinizden kurtulabilir, daha sağlıklı günler geçirebilirsiniz.

Koşmak insan nabzının düzene girmesini sağlar

Koşu sırasında büyüme hormonu salgılanır. Bu sebeple de koşmanın boy uzaması üzerine doğrudan etkisi vardır. Özellikle büyüme çağında çocukların koşması, gelişimlerine büyük fayda sağlayacaktır.

Koşmak; 18 -20 yaşına kadar olan çocuk ve gençlerde kemiklerin kalsiyum depolarını doldurmasını sağlar bu da gelecekte sağlıklı, osteoporozdan uzak bir yaşlılık geçirmemizi sağlar. Hatırlarsanız 2010 yılında Adana’da ilköğretim çağındaki çocuklar arasında “Haydi Çocuklar Koşuya” diye bir kampanya yapmış, çocukları gençleri koşmaya teşvik etmiştik bu nedenle.

• Harika bir kondisyon sağlar, düzenli koşan kişiler olay kolay yorulmaz ve çok fazla dinlenme ihtiyacı duymaz.

• Koşmak fit olmanızı sağlar, vücutta göbek, kalça, kol, basen, ayak ve sırt bölgesinde genişlemiş olan
yağ dokusunu inceltir.

• Koşmak beynin gri hücrelerinin yenilenmesine yardımcı olur.

• Konsantrasyon ve dikkat işte bu noktaya devreye giriyor.

• Herhangi bir sinir bozukluğu durumunda koşu yaparsanız, kendinizi daha rahat ve huzurlu hissedersiniz. Zira adrenalin damarların iç duvarlarından kertikler açar ve onları gözenekli duruma getirir. Buraya kireç, yağ ve kir birikir. Damarlarda tıkanıklılar meydana gelir. Bu sebeple koşu bu gibi problemleri ortadan kaldırır.

Kan şekerini düşüren düzenli koşu özellikle diyabet hastalarına tavsiye edilmektedir.

Koşarak kendinize meditasyon uygulayabilirsiniz.

Stanford Üniversitesi Tıp Merkezi koşmakla ilgili bir araştırma yaptı. Bu araştırmaya göre, yetişkinlerin erken ölme, kanser gibi sağlık problemleri hiç koşmayanlara göre yarı yarıya daha azdır.

Ayrıca Almanya Ulm Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre koşmak insan zekasının gelişmesini sağlıyor.

Yapılan araştırmalar düzenli koşmaya başlayan insanların dikkatinin arttığını göstermektedir.

Basit ve ekonomik bir spor olduğu için herkes koşabilir. Sadece disipline olmanız ve düzenli aralıklarla koşmanız yeterli.

Tüm bu faydalarının yanında koşmak, sosyalleşmek açısından son derece olumlu bir etkinlik. Bir de sosyal çevrenizin fit, sağlıklı, zararlı alışkanlıklardan uzak insanlar olup sizi de bu anlamda teşvik etmeleri işin cabası.

Yeni bir turizm alanı; spor ve koşu turizmi

Günümüzde dünyada da, Türkiye’de de hemen her hafta bir koşu etkinliği var. Bunların hepsinin en az bir yıl önceden ne zaman, nerede yapılacağı belli. Antrenmanlarınızı ve tatil programınızı ayarlayarak hem seyahat ediyor, hem tatil yapıyor hem de spor yapıyorsunuz bu yolla. Üstüne üstlük koşu dönemlerinde, koşuyu organize eden kuruluşlar son derece uygun fiyatla; seyahat, konaklama, yeme içme ve gezi olanaklarını da organizasyonla birlikte sunuyor.

Yeni bir turizm türü aslında spor ve koşu turizmi. Dünyadan biraz daha sonra olsa da Türkiye de keşfetti bu turizm türünü ve neredeyse her kentin bir koşu etkinliği var. 5 Ocak Adana Yarı Maratonu, 20 Aralık Gaziantep Kurtuluş Koşusu, 3 Aralık Uluslararası Mersin Maratonu, 7 Ocak Osmaniye Kurtuluş Koşusu, 7 Şubat Kahramanmaraş Kurtuluş Halk Koşusu bizim bölgeden aklıma ilk gelen koşu etkinlikleri.
İstanbul Maratonu, Çanakkale Gelibolu Maratonu, Antalya Runattolia, Bozcaada Maratonu, Mersin Maratonu ülkemizdeki önemli maraton ve yarı maraton koşuları. Los Angeles, Boston, New York, Berlin, Paris ve Londra maratonları dünyanın en  önemli maratonları sayılıyor.

Bir de eğlenceli ve keyifli koşular var. Her yıl birden fazla yerde, farklı zamanlarda yapılan Color Sky koşuları; 5 km boyunca farklı boyalı tozlara maruz kaldığınız ve yarış sonu rengarenk olduğunuz çok eğlenceli ve görselliği üst düzey olan bir koşu. İstanbul’da, İzmir’de, Antalya’da yapılıyor çoğunlukla. Takip etmeye değer, özellikle de fotoğraf sanatçıları için... Şile’de yapılan Mud Race (Bata Çıka); çamurda birçok engelin aşılmaya çalışıldığı hem çok zor hem çok eğlenceli bir yarış. Yarış sonunda tamamen çamura bulanıyorsunuz.

Dünyadaki keyifli koşuların başında bence Maraton du Medoc geliyor. Fransa’nın Medoc kentinde koşulan maratonun temel amacı ikram edilen şarapları tüketmek. Katılımcıların süreyi çok önemsemediği bu maratonda, parkur boyunca toplam 30 farklı şarap bağından geçiliyor. 23 çeşit şarap, lezzetli istiridyeler ve özel peynirler eşliğinde koşulan bu özel maraton, bu ikramların karışımı sonucu “En çok tıbbi destek alınan maraton” olarak da biliniyor. Çin Seddi’nde yapılan Great Wall Yarışı ve Kenya’da yapılan Safaricom Yarışı, bu sınıftan sayılan dünyanın en önemli yarışları.

Bir de üst sınıf koşular var. Ultra maratonlar. Günler ve kilometreler boyu koşuyorsunuz. Bu ultra maratonlar genellikle 5 gün ila bir hafta arasında sürüyor ve süre boyunca 250 ila 400 kilometre civarında koşuyorsunuz. Fethiye’den başlayıp Antalya’da biten Likya Yolu Ultra Maratonu, Kapadokya Ultra Maratonu, Efes Ultra Maratonu ülkemizin bu sınıftaki en önemli maratonları.

Elimden geldiğimce, bedenim ve zamanım müsait olduğu sürece bu koşuların çoğuna katılmaya çalışıyorum. Hedefim ayda bir veya iki ayda bir büyük bir koşu ve her ay en az bir küçük koşuya katılmak. Böylece hem sporumu yapıyorum, hem sosyalleşiyorum, hem de gezilerime devam ediyorum ama en önemlisi attığım her adımda sağlığa da bir adım daha atmış oluyorum.

Bugüne kadar yukarıda saydığım Türkiye’deki hemen hemen bütün önemli koşu ve maratonlara katıldım. Katılmaya da devam edeceğim. Bu yıl için 2 önemli hedefim var bunlardan biri 6 gün süren ve Fethiye - Antalya arasında 250 kilometre koşulan Likya Yolu Ultra Maratonu’na ve en az iki yurt dışında önemli maratona katılabilmek. İnşallah sağlığım ve zamanım müsait olur bu hedeflerimi gerçekleştirebilirim.

Bu sayıda sizlere bu koşulardan bazılarını kısaca da olsa anlatmak istiyorum. Bir koşu etkinliği nasıl sosyal bir etkinliğe dönüşüyor, nasıl bir gezi planlıyor ve uyguluyorum ondan bahsetmek istiyorum biraz da.

Türkiye’nin en önemli maratonu; İstanbul Maratonu

Bu yıl 12 Kasım’da, 39’uncu kez koşulacak olan İstanbul Maratonu, Türkiye’nin en önemli maratonu... Zannederim çok kısa süre içinde, dünyada da üst sınıf sayılacak bir maraton olacak.

Muhteşem bir parkurda koşuluyor bu maraton. Eski adıyla Boğaz Köprüsü yeni adıyla Şehitler Köprüsü’nün Anadolu Yakası gişelerinin biraz gerisinden, Altunuzade’den başlıyor. Sonra köprüyü boydan boya geçiyorsunuz. Köprü üstü bir alem. Fotoğraf çektirenler, dans edenler, tavla oynayanlar, piknik yapanlar, boğazı seyredenler. İnsanlar köprü üstünde yapmayı hayal ettiklerini yılda bir kez de olsa gerçekleştirebilme fırsatını yakalıyor. Tam bir şenlik ve cümbüş havasında köprü üstü. Kalabalığın sebebi maratonla birlikte 5 kilometrelik halk koşusu, 10 kilometre ve yarı maratonun da koşuluyor olması. Kalabalık halinde köprü üstünde yürüyenler ve eğlenenler, yarışmacıları, profesyonel koşucuları bir parça engelleyip hızlarını düşürse de tavsiyem yarışma hırsına kapılmadan sizin de bu keyifli durumdan yararlanmanız. Hiç olmazsa köprünün ortasında kısa bir süre de olsa durup muhteşem Boğazı ve İstanbul’u tepeden ve tam ortasından keyifle seyretmeniz.

Köprüyü geçince Beşiktaş sapağından Yıldız’a doğru sapıyorsunuz. Yarışın başlangıcından bu noktaya kadar yaklaşık 2,5 kilometre gitmiş oluyorsunuz. Yavaş geçtiğiniz yarışın ilk parkurunu ısınma kabul edip, bu noktadan itibaren hızınızı yavaşça artırabilirsiniz. Zira insan yoğunluğu daha çok köprü üzerinde gidip gelmeye odaklandığı için buradan sonra daha çok koşmak isteyen amatör ve profesyoneller yer alıyor. Nispeten düz hatta iki noktada hafif iniş olan bu bölge hızlanmak için ideal ama esas hızı Yıldız Yokuşu’ndan Beşiktaş’a doğru yapıyorsunuz. Sanki bir kuş olmuşsunuz Beşiktaş’a konacaksınız. O kadar güzel eğimli ve uzun bir iniş var ki burada hızınızı olabildiğince artırıp köprü üstünde kaybettiğiniz zamanı kazanabilirsiniz  bile. Beşiktaş – Dolmabahçe arasında seyirci yoğunluğu oldukça fazla oluyor, bu da zaten yokuş aşağı iyice dinlenmiş ve moral kazanmış sizi iyice gaza getiriyor ve temponuzu yakalıyorsunuz. Beşiktaş koşuda 4. kilometrede, Dolmabahçe ise 5. kilometrede. Dev ağaçların gölgesinde dümdüz yolda koşunun belki de en keyifli noktalarından birinde koşuyorsunuz bu 1 kilometrelik parkurda. Dolmabahçe tam bir şenlik bölgesi. Bandolar, müzisyenler, maraton stantlarının arasından geçiyorsunuz. Burası aynı zamanda halk koşusunun bitiş noktası. Artık iyice ısındınız, halk koşusuna katılan kalabalık da bitti biraz daha hızlanabilirsiniz. 5 kilometreyi geçtiğinizde ilk su istasyonu sizi karşılıyor. Suyunuzu mutlaka alın içmeseniz de ağzınızı ıslatın.

Fındıklı’nın renk renk boyalı merdivenli sokaklarını pas geçerek, önce Karaköy’e geliyorsunuz koşunun 9. kilometresinde. Ve koşarak geçeceğiniz bir köprü daha; İstanbul’un en eski, en bilinen köprüsü Galata Köprüsü’nün üstündesiniz. Canınız köprünün hemen altına inip bir bira bir de midye tava götürmek istese de hevesinizi yarış sonuna saklıyorsunuz. Eminönü Yeni Camii önü, yarışın 10. kilometresi... Önemli yoğunlukta birçok insan da yarışı tam bu noktada bitiriyor. Az ötenizde Mısır Çarşısı mis gibi baharat kokuları ile sizi davet etse de siz su istasyonundan suyunuzu alıp devam ediyorsunuz. Eğer enerji jeli veya enerji verecek bir şeyler alacaksanız bu nokta önemli. Enerjim bitti deyip Eminönü’ndeki balık ekmekçilere dalmayın sakın. Yanınızda bulundurduğunuz yapay ya da doğal enerji kaynaklarından birine başvurun. Balık ekmek, yanında turşu suyu üstüne lokma yarış sonuna bırakılan bir diğer planımız olsun. Bu aşamada ben yapay enerji jelleri yerine biraz kuru üzüm, kuru kayısı tercih edenlerdenim.

İstikamet Sidney Köprüsü’nün küçük modeli olan Haliç Metro Köprüsü. Bu arada hemen sağınızda meşhur seyyah Evliya Çelebi’nin seyahat rüyasını gördüğü küçük Ahi Çelebi Camii’ni göreceksiniz. Bunun hemen ardından Atatürk Köprüsü’ne geleceksiniz. Sağınız Taksim, solunuz Unkapanı... Siz sapmadan, doğruca Balat’a devam edin. Sağınızda  eski Cibali Tütün Fabrikası, yeni Kadir Has Üniversitesi’ni göreceksiniz. Fener Balat bölgesi İstanbul’un en keyifli, en tarihi alanlarından biri. Rivayete göre son dönemde yapılanları saymazsak, İstanbul’da 3215 Camii, 400 Kilise varmış. İşte bu kiliselerin en muhteşemleri bu bölgede. Burası aynı zamanda Rum Ortodoks cemaatinin dini merkezi biliyorsunuz. Fener Rum Patrikhanesi burada. Yine yolunuz üstünde göreceğiniz Or Ahayim Yahudi Hastanesi, İstanbul Yahudileri için önemli bir nokta. Ki burası geçmişte Yahudi balıkçıların mekânıymış ve bana göre Haliç’in en güzel noktası şu an. Bu bölgede bulunan Gül Camii ilginç kırmızı tuğlalı yapısıyla dikkatinizi çekiyor. İstanbul’un fethi esnasında bu yapıya giren yeniçeriler (ki o zaman kilise imiş) burada binlerce gülden oluşan bir bahçe buluyorlar. Bu nedenle de camiiye çevrilince adına Gül Camii diyorlar. Tüm dinlerin hoşgörü içinde iç içe yaşadığı Balat Fener bölgesinde iki şeyden daha bahsetmezsem olmaz. Bunlardan biri aradığınız ama nerede bulacağınız bilemediğiniz her şeyi bulabileceğiniz Çıfıt Çarşısı.  Bir yer karmakarışık ve dağınık ise bu nedenle çıfıt çarşısı sıfatı veriliyor. Bir diğeri de şarkılara, şiirlere konu olmuş Agora Meyhanesi ki yıllardır kapalı duran mekân bundan birkaç yıl önce Yönetmen Ezel Akay tarafından tekrar açıldı. Rum ve Ermeni mutfağının en iyi örneklerini tadabileceğiniz bir mekân burası. Şiddetle tavsiye ederim.

Fener Balat’ı geçip Eyüp’e geliyorsunuz. Haliç’in karşı tarafında Rahmi Koç Müzesi, az ötede dünyanın en lezzetli uykuluklarını tadabileceğiniz Sütlüce. Siz karşı kıyıdan gidiyorsunuz. Miniatürk’ün, Haliç Üniversitesi’nin karşısındasınız, karşınızda Pier Loti Tepesi. İstanbul aşığı Pier Loti’yi düşünüyorsunuz. Eyüp’e ulaşıp Eyüp Sultan Camii önünden geçerken dua etmeyi düşünüyorsunuz ama Eyüp Sultan’a gelmeden Feshane önünden dönüş yapıp tekrar geldiğiniz yolu geçiyor ama bu defa yolunuzu Unkapanı’na çeviriyorsunuz.

Esasen Manifaturacılar Çarşısı olarak yapılmış ancak bir zamanlar Türkiye’de müzik piyasasının döndüğü Unkapanı Çarşısı’nın önünden geçiyorsunuz. Sağınızda yer alan SSK binaları ise  ayrı bir öneme sahip. Bu binalar hemen hemen tüm mimarlar tarafından Cumhuriyet Dönemi’nin en önemli binası kabul ediliyor. 1986 yılında Ağa Han Mimarlık ödülü almış olan bu bina, Prof. Dr. Mimar Sedat Hakkı Eldem tarafından çizilmiş. İstanbul Zeyrek’te 1962 - 1964 yıllarında inşa edilen SSK Kompleksi’nde tarihsel çevreye tam uyum sağlayan bir mimari anlayış benimsenmiş. Geleneksel Türk mimarlığının yatay çatı çizgisi, geniş saçaklar, yan yana sıralanmış 1×2 oranlı pencereler, çıkmalar gibi öğeleri kullanılmış. Meyilli arsada yapıyı bloklara parçalayarak Valens Kemeri’ne doğru zarif bir şekilde kademelendirilmiş. Bu sözler elbette bana ait değil. Günümüzün önemli mimarlarından Ahmet Vefik Alp böyle söylüyor. Osmanlı mimarisinin niteliklerini çağdaş üsluba taşıyan bu proje özgün mimarimizin hiç şüphesiz baş yapıtı sayılıyor ancak ve ancak ne yazık ki öğrendiğime göre bu binalar ve bölge bir otel grubuna devredilmiş ne olacağı henüz belli değil.

SSK binalarından sonra aynı Fatih Sultan Mehmet Han’ın atının sırtında geçtiği gibi İstanbul surlarını geçerek, Fatih’e giriyorsunuz. Gurur aynı gurur ama artık bacaklar ağırlaşıyor burada. Özellikle Unkapanı Yokuşu sizi oldukça yoruyor. Saraçhane’yi geçip İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünden Laleli’ye yöneliyorsunuz. Her ne kadar İstanbul’un en önemli bölgesi Horhor’a uğramak aklınızda olsa da yola devam ediyorsunuz. Horhor niye önemli diyeceksiniz. İlk neden İstanbul’un en önemli ve en büyük Antikacılar Çarşısı burada. Diğeri ise dergimizin değerli yazarı, arkadaşım, sayın patronum Öncül Abi’nin çok değerli eşleri Aysun Öncül’ün çocukluk ve ilk gençlik yıllarını yaşadığı mahallesi olması.

Şehzade Camii’yi geçip Süleymaniye’yi uzaktan selamladıktan sonra, önce Laleli sonra Yenikapı’ya çıkıyorsunuz. Nihayet yeniden denize kavuştunuz. Fatih’ten buraya kadar yokuş aşağı giderken hem
hız kazandınız, hem dinlendiniz. Öte taraftan bu esnada yarı maraton da tamamlandı artık, yolda
sadece maraton koşanlar kaldı.

Yenikapı’dan sonra ilk geçilen bölge Samatya. İstanbul gibi İstanbul olan semt yani. İyiden iyiye kan şekerinin düştüğü bu noktada (ki yaklaşık 25. kilometre civarı oluyor buralar.) Samatya’da balık veya kebap yiyerek mola verilebilirdi ama ne yaparsın ki çaresiz koşmaya devam edeceğiz. Dedim ya koşu zayıflatıyor diye; işte böyle bir şey yiyemiyorsunuz koştuğunuz için ve zayıflıyorsunuz doğal olarak.

Bakırköy Marina göründüğünde geri dönüş başlıyor sahil yolundan tekrar. Bakırköy’de 30 kilometreyi geçtiniz demek. Fatih’ten sonra önce yokuş aşağı sonra Bakırköy’e kadar nispeten düz yolda git kaslar dayanıyor. Dönüşte Samatya’da 35 kilometre işaretini görünce heyecanlanıyorsunuz çok az kaldı diye.

Bakırköy’den yapılan dönüşle sahilden Sarayburnu’ndan Gülhane Parkı’na kadar uzanan parkur, parkın içinden geçerek Sultanahmet’e çıkıyor. Rivayete göre Sarayburnu İstanbul’da yerleşik düzenin ilk başladığı nokta. Buram buram tarihin içindesiniz. Attığınız her adım binlerce yıl önce atılmış bir başka adımın üstünden geçiyor. Parkın içinde ister istemez Nazım Hikmet’in ceviz ağacını arıyorsunuz. Etnografya Müzesi, Topkapı Sarayı yolunuzun üstündeki duraklar... Parkın içinden geçtikten sonra tarihin tam ortasından geçerek Sultanahmet’e yöneliyorsunuz. Son birkaç kilometre ama bacaklarınız artık çekmiyor. Ayaklar kesin su toplamıştır. En az 15 gün yürümek işkence olacak. Dizler ağrıyor. Ayak başını değiştirip ağrıyı kesmeye çalışıyorsunuz çok faydası yok. Allah’tan bölge turistik bölge. Dünyanın her yerinden turistler yola sağlı sollu sıralanmış; alkışlıyor, fotoğraf çekiyor, sesleniyor. Bacaklar çekmiyor ama konu memleket meselesi artık koşup bitirmeliyim diyorsunuz. Elin adamı görsün Türk milletinin gücünü diyorsunuz. Koşuyorsunuz son gayret.

Varış çizgisi az ötede artık. 40 kilometre bitmiş, son 2 kilometre 195 metre kalmış önünüzde.

Sultanahmet Camii giriş kapısı ile Dikilitaş’ın ortasında At Meydanı’nda bitiyor yarış nihayet. Alkışlar, boyuna asılan madalya, su... Kendinizi atıyorsunuz yere. Uzanıp gözünüzü kapatıyorsunuz. Hafifçe yükseldiğinizi hissediyorsunuz yorgunluktan. Güldüğünüzü, gülümsediğinizi hissediyorsunuz. Zafer gülümsemesi mi bu yoksa bir şeyi bitirmenin, bitirebilmenin hazzı mı yoksa yorgunluktan kaslar kendi kendine mi seğiriyor
bilemiyorsunuz.

Bacaklarımın değil yüreğimin koştuğu maraton; Çanakkale Gelibolu Maratonu

Arkeologlara göre, Çanakkale yöresinde çoğu gün yüzüne çıkarılamamış 200 civarında antik şehir bulunmaktadır. MÖ 3000’den bu yana, 5000 seneyi aşkın antik tarihiyle Çanakkale yöresi, antik medeniyetlerin beşiği olarak kabul edilen 9 adet şehrin birbiri üzerine kurulduğu dünyaca ünlü Truva Antik Kenti’ne ev sahipliği yapmaktadır.

Homeros’un “Ilyada ve Odesseya” destanındaki efsanevi Truva Savaşı, 1870 yılından bu yana aralıklarla yapılan çalışmalar ışığında, Truva VI (MÖ 1800 – 1300) veya Truva VI A (MÖ 1300 – 1260) dönemlerinde yaşandığı tahmin edilmektedir.

Osmanlı’nın kurduğu az sayıda şehirlerden biri Çanakkale’dir. Fatih Sultan Mehmet 1453’te İstanbul’u aldıktan sonra İstanbul’u elinde tutabilmek için boğazların kontrolünü elinde tutmanın en iyi yol olduğunu düşünmüş ve bu nedenle 1462 yılında Çimenlik Kalesi’ni yaptırmış ve kalenin etrafında yerleşim sağlamıştır. Ve Çanakkale savaşlarının merkezi olan, insanoğlunun tüylerini ürperten, tarifsiz bir duygu yoğunluğunun içine sürükleyen ve bu vatanın evladı her kişinin o havayı soluyarak öğrenmesi gereken bir destanın yazıldığı Gelibolu Milli Parkı.

İşte maratonun yapıldığı alan bu milli park

Bu maratona giderken güzel ve keyifli bir seyahat olarak planladık gezimizi. Çanakkale Havaalanı şehrin tam ortasında. Adana Havaalanı’ndan bile daha merkezde. Havaalanından birkaç yüz metre yürüyüp merkezdeki otelinize geliyorsunuz.

Saat Meydanı'ndaki küçük butik otellerden birine yerleştik öncelikle. Ardından meydandaki maraton fuarına gidip, forma, yarış çipi, göğüs numarası gibi malzemelerimizi aldık. Ardından sahilde biraz turlayıp, akşam yemeğinde bir efsane olan Yalova Restoran’a gittik. Burayı daha önceki yazılarımda da anlatmıştım. Dünyada kalamarın en iyi yapıldığı lokanta bence burası. Aynı söylem aslında tüm yiyecekler için de geçerli.

Yarıştan bir gün önce; organizatörler tarafından planlanmış hem parkuru hem de Gelibolu Yarımadası'nı tanıtmaya yönelik bir gezi düzenleniyor. Adım adım şehitlikleri gezdik, efsaneleri dinledik. Kaç kere gözyaşı döktüm hatırlamıyorum.

Bu vatanı kolay kurtarmadığımızı, bu vatanın her bir karış toprağı için döktüğümüz kanları, verdiğimiz şehitleri gözlerimizle görüp kulaklarımızla işitiyoruz. Bu milletin ne kadar büyük bir millet olduğuna, Mustafa Kemal Atatürk’ün ne büyük deha, ne büyük insan olduğunu suratımızda patlayan şamar gibi hissediyoruz ta en derin yerimizde. Büyük dedemin bu topraklarda şehit olmuş olması beni daha çok etkiliyor. Nerede şehit oldu acaba diyorum. Şu tepeyi savunurken mi, yoksa şu koyu korurken mi? Bilmem mümkün değil elbette ama bildiğim tek şey var bu topraklar ucuz değil, öyle uğursuza terk edilip gidilecek yerler değil.

Söz veriyorum “Büyük dedem ve şehitlerimiz için koşacağım. Onların ayak izleri üzerinden koşacağım. En kötü anımda bile onlar yoklukta koştularsa bu topraklarda ben de koşacağım” diyorum. Bu ülke için canlarını ortaya koyanlara bir saygı koşusu olacak bu.

Nitekim tam da öyle oluyor koşu. Bir ara sıcaktan, sıvı kaybından yavaşlıyorum, bacaklarım çekmiyor. Yarışı bırakacak durumdayım. Tam o anda Küçük Arıburnu 27. Alay Kitabesi’nin yanından geçiyorum. Küçük Arıburnu’nda 25 Nisan 1915 günü bir manga askerin, karaya ayak basan yüzlerce Anzak askerine karşı kahramanlığının anlatıldığı bu kitabede:

“27. piyade alayının 8. bölüğünün bir takımı 25 Nisan 1915 günü sabaha karşı, Arıburnu kıyılarına çıkan Anzak kolordusunun 1500 kişilik ilk kademesine ağır kayıplar verdirerek, kıyının dik yamaçlarına sığınmak zorunda bırakmıştır.”

Bir manga askerin koca bir orduyu canı pahasına darmadağın ettiği noktadayım. Eğiliyorum, yoldan bir avuç toprak alıyorum elime ve kokluyorum. Nefesim açılıyor, bacaklarım açılıyor, göz pınarlarım da açılıyor beraberinde. Bir yandan ağlıyor, bir yandan var gücümle koşuyorum. O bir avuç toprağı maraton boyunca avuçlarımda tutuyorum. Güç veriyor bana, koşmamı sağlıyor. Atalarımızın, dedelerimizin ruhu enerji veriyor sanki.

Maraton; Morto Koyu’nda başladığı gibi yarımadada tam tur sonrası yine Morto Koyu’nda bitiyor.  Parkur’un çoğunu gözyaşları içinde koştum. Her geçtiğim noktanın yürek parçalayan ama bir o kadar da gururlandıran öyküsünü düşündüm sürekli. Yoruldum mu bilmiyorum inanın çünkü bu koşuda bacaklarımla değil yüreğimle koştum başından sonuna kadar.

Yazının son paragrafları

Tam bir gezi ve lezzet yazısı olmadığının farkındayım. Aslında anlatmak istediğim koşu destinasyonlarının çoğunu da anlatmadım, anlatamadım.

Tam bir spor veya sağlık yazısı da olmadı öte yandan.

Ama tam benlik bir yazı oldu aslında; hekimlik, gezginlik, lezzetçilik, sporculuk ve spor hekimliğinin iç içe geçtiği bir yazı. Ve anlattığım öykü tam olarak benim öyküm oldu.

Kilo vermek için başladığım, tutkuyla bağlandığım bir uğraşının yazısı.

Ve son söz olarak benden bir özlü söz;

Spor yaptığınızda kalori harcıyorsunuz, bu da kilo korkusu olmadan harcadığınız kadar kalori alma rahatlığı sağlıyor insan. Benden size tavsiye “Çok yemek yemek istiyorsanız, çok spor yapın.”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.