Louvre Müzesi, Paris’e gelen turistlerin gezi listesinde kuşkusuz ilk sıralarda yer alıyor. Bunlardan çoğu listeden bir başlık daha silme gayretiyle “Mona Lisa’ya gider” işaretlerini koşar adım takip ederken, belki birkaçı bir sarayın koridorlarında olduğunun farkında, sakin adımlarla dolaşıyordur. Eminim o özenli turistler, müzenin “Louvre tarihi” bölümünü ziyaret edip kalenin kalıntılarını, V. Charles dönemini gösteren maketini ve her kral döneminde geçirdiği değişimleri gösteren çizimleri görmeyi de planlamışlardır. Yazımız, geçmişi böylesine güçlü bir yapıyı, hikâyesiyle bilmek isteyenlere...
FOTOĞRAFLAR: BERNA ÇETİN

Fransa Kralı Philippe Auguste, 1190’da Anglo-Norman saldırılarına karşı Paris çevresine bir sur ördürür. Surun devamında şehrin batısına, Seine Nehri kıyısına da bir kale yaptırır. Yıllar boyunca surları güçlü kılan ve bir nevi cephanelik işlevi gören kale, şehrin genişlemesiyle birlikte savunma işlevini kaybeder ve Kral V. Charles bu yapıyı kraliyet konutları arasına katmaya karar verir. Louvre’un Orta Çağ kalesinden saraya dönüşme hikâyesi de böylece başlamış olur.

Zamanla krallığın en önemli simgesi haline gelen yapı, her kral döneminde gücünü vurgulamak istercesine genişletilir. Louvre’a mimari anlamda bugünkü yapısını kazandıran ve onun bir Orta Çağ kalesinden Rönesans sarayına geçişini sağlayan en büyük adım ise Kral I. François döneminde atılır. Louvre’un kraliyet ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kaldığını gören I. François, yeni yapıların inşası için 1546 yılında Mimar Pierre Lescot’u görevlendirir. Bugün Louvre’un ana iskeleti olarak bilinen kısım, aslında Lescot kanadından yola çıkarak oluşturulmuştur.

Louvre Sarayı tarihinin en yoğun yenilenme ve büyüme sürecini XIV. Louis, nam-ı diğer “Güneş Kral” döneminde yaşar. Bina cephelerinin İtalyan sanatçı Bernini tarafından tasarlanması, girişinin ve bazı iç kısımlarının tamamen değiştirilmesinin yanında, önemli sanat eseri ve kitap koleksiyonlarının saraya getirilmesi ve Fransız Akademisi’nin burada sergiler düzenlemesi de bu döneme rastlar. Böylece Louvre Sarayı yavaş yavaş müzeye dönüşmeye başlar. Sarayın tamamen müzeye dönüştürülmesi ise Fransız İhtilali’nden sonra gerçekleşir. 1793 yılında merkezi sanat müzesinin Louvre’da kurulması kararı alınır ve 1817 yılında Maliye Bakanlığı gibi bürokratik yapıların da saraydan taşınmasıyla birlikte tüm bina, sanat eserlerinin sergilenmesi için ideal bir alan haline gelir. Gerek satın almalar gerekse yapılan bağışlar sonucunda Yunan, Roma, Mısır ve Doğu antik koleksiyonları da giderek zenginleşen müze, zamanla dünya çapında bir değer kazanır.

Bugün “Louvre Müzesi” deyince akla ilk gelen görüntü olan piramitlerin yapımı ise Amerikalı - Çinli Mimar Ieoh Ming Pei tarafından 1989 yılında gerçekleştirilir. Sarayın geniş avlusundan göğe yükselen piramitler, Rönesans tarzı yapısıyla uyumsuzluk gösterdiği ve genel estetiği bozduğu yönünde pek çok eleştiriye maruz kalmış, buna rağmen dönemin Fransa Başkanı François Mitterrand geri adım atmayarak piramitlerin yapılmasını sağlamıştır. Bu eleştiriler hala sürse de eski ve yeninin uyumlu bir birleşimi olduğu konusundaki fikirler her geçen gün artmakta. Ayrıca ince çelik çerçeveler arasına yerleştirilmiş camlar, müzeye son derece yumuşak bir doğal ışık sağlıyor.

Müzeyi gezmek bir seçim işi…

Gerçekten de öyle... Louvre’a gelmeden önce yapacağınız ilk iş hangi bölümleri gezmek, hangi eserleri görmek istediğinize karar verip rotanızı belirlemek olmalı. Bunun bir yolu, müzenin koleksiyonlara göre ayırdığı bölümler arasında bir seçim yapmak. Mezopotamya tarihine mi meraklısınız yoksa Eski Mısır medeniyetinden izler mi görmek istersiniz? III. Napolyon’un görkemli dairelerine göz atmak mı, Antik Yunan heykelleri arasında dolaşmak mı önceliğiniz? Resim sanatında İtalyan, İspanyol, Fransız ya da Kuzey Avrupa ekollerinden hangisine daha çok ilgi duyuyorsunuz?

2'nci bir yol ise “mutlaka görülmeli” diye düşündüğünüz ya da özellikle ilgilendiğiniz sanat eserlerinin bir listesini çıkarıp, gezi planınızı buna göre oluşturmak.

Semadirek Kanatlı Zafer Heykeli

Farz edin ki denizin ortasında, bir gemidesiniz. Karşınızda bir ada, adanın dağlarında Zafer Tanrıçası Nike, kanatlarını açmış selamlıyor sizi. Şimdi de gerçeğe dönelim; Louvre Müzesi’ndesiniz. Antik Yunan, Etrüsk ve Roma eserlerine geçmek üzere Daru merdivenine yöneldiğinizde, basamakların bittiği yerde, yukarıda onu göreceksiniz.

MÖ 3’üncü yüzyıldan kalma olduğu tahmin edilen mermer heykel, 1863 yılında Ege Denizi’ndeki Semadirek Adası’nda bulunmuş. Başı ve kollarına ise ulaşılamamış. Heykelin yanı başındaki diğer kalıntıların bir mezara ait olabileceği düşünülerek orada bırakılmış, ancak 1975 yılında bu parçaların bir gemi pruvası şeklindeki bir heykele ait olduğu keşfedilmiş. Zafer Tanrıçası Nike’nin gemilerin ön kısmında resmedildiği örneklerden yola çıkan arkeologlar, 2 heykel arasındaki bağlantıyı böylece çözmüş ve 4 yıl sonra ise parçalar Louvre’a getirilmiş. İşte Zafer Tanrıçası’nın üzerinden –belki de kollarını iki yana açarak- Ege gemilerin selamladığı kaidesine kavuşma hikâyesi. Bir zamanlar Semadirek Adası’ndaki görkemine yaklaştırmak amacıyla olsa gerek, 1934’te heykelle kaidesi arasına yeni bir mermer blok konarak yüksekliği artırılmış.

Sanatçısı bilinmeyen Kanatlı Zafer Heykeli, Helen döneminin en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilir. Kıyafetindeki ince detaylar, usta kıvrımları ve duruşuyla verdiği güç ve hareket duygusuyla Batı heykel sanatını büyük oranda etkilemiştir.

Lisa Gherardini’nin gizemi

Mona Lisa deyince birçoğumuzun aklına posterlerde, kartpostallarda, kahve kupalarında ya da takvimlerde sıkça görmeye alıştığımız o gizemli kadın gelir. Kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte, Leonardo da Vinci’nin ilk biyografilerinden birinde, bu kadının Fransız tüccar Francesco del Giocondo’nun karısı olduğu ve tüccarın siparişi üzerine yapıldığı anlatılır. 1502 yılında ahşap üzerine yağlıboya kullandığı tablosuna başlayan Leonardo, 4 yılın sonunda pek çok eseri gibi bunu da tamamlamadan bırakmıştır. Ancak ustası son fırça darbelerini vurmasa bile Mona Lisa, 16’ncı yüzyıl başlarında portre anlayışına yeni bir soluk getirmiştir. 

Tabloya bakarken şunu hatırlamakta fayda var: Leonardo da Vinci, Mona Lisa’yı yaparken niyeti bir sihirbazlık numarası yapmak değildi. O, resim sanatının bir zanaattan öte, doğanın ve insanın doğru gözleminden yola çıkan bir bilim dalı olduğuna inanmış ve Mona Lisa’da tam da bu üstün gözlem yeteneğini sanatsal becerisiyle birleştirmişti. Ustanın resim sanatına kazandırdığı sfumato tekniğiyle, o zamana dek portrelerde görülen sert yüz hatları yerini tüm renk ve şekillerin birbiri içinde adeta eridiği gizemli bir ifadeye bırakır. Göz ve dudakların köşe noktalarında puslu bir gölgeyle son bulmaları, Mona Lisa’nın ruh halindeki belirsizliği artırır. Arka plana dikkatle baktığınızda ise ufuk çizgisinin yere paralel olmadığını görürsünüz. Soldaki ufuk çizgisi daha yukarıdadır. Bu bile, Mona Lisa’nın duruşunun ve yüzünün odaklandığımız yöne doğru değişmesini sağlar. Tüm bu küçük ayrıntılarda resme ruh katan bir dehanın izlerini görürüz.

Tahmin edeceğiniz üzere Louvre’da başı en kalabalık tablodur Mona Lisa, üstelik çevresindeki koruma bandı nedeniyle birkaç metre öteden seyretmek zorunda kalırsınız. Yine de birkaç dakikalığına kendinizi kalabalıktan soyutlayın ve gölge-ışık oyunlarının seyrine dalın. Ardından, Mona Lisa’nın hemen karşısında yer alan Cana Düğünü tablosuna (Paolo Veronese, 1562-1563) vakit ayırmayı da ihmal etmeyin. Tablodaki ayrıntılar, 16’ncı yüzyıl İtalya’sı hakkında önemli ipuçları veriyor.

Güneş Kral’a adanmış bir galeri

XIV. Louis’e adanan Apollo Galerisi, ilk girişte Versailles Şatosu’nun Aynalı Galerisi’ni anımsatır ve tıpkı bu galeri gibi içlerinde Eugene Delacroix ve Charles Le Brun’un da yer aldığı sayısı 20’yi geçen sanatçının yıllar süren çalışmaları sonucunda tamamlanmış. 2004 yılında büyük bir restorasyon geçiren Apollo Galerisi, bugün modern tavan resimleri ve bir yılın aylarıyla birlikte burçları temsil eden tablolarıyla ziyaretçilerini görkemli bir biçimde karşılıyor.

Milos Afrodit’i (Milo Venüs’ü)

Güzellik Tanrıçası Afrodit’i temsil eden heykeller arasında en ünlülerinden biri Milos Afrodit’idir. İsmini bulunduğu Milos adasından alır. Birçok sanatçı tarafından kadın güzelliğinin ideali olarak algılanan Milos Afrodit’inin kollarının nerede olduğu ise hala bilinmiyor…

Eski Mısır’ın Oturan Kâtibi

Günümüzden binlerce yıl öncesine tarihlenmekle birlikte, diğer pek çok Mısır heykelinin aksine Oturan Kâtip heykeli, tam yapılma zamanını ya da kimi temsil ettiğini açıklayacak hiyeroglif bir kayıttan yoksundur ve bu konudaki gizemini hala korumaktadır. Ayrıca sanatçının özellikle yüz hatlarındaki detaylara gösterdiği özen ile birçok benzerinden ayrı bir yere sahiptir. Daha heykeli görür görmez hissedersiniz bu gözlerinizin içine bakan heykel, söyleyeceklerinizi yazmaya hazır bekliyordur sanki. Gözlerinin yapımında dâhice bir teknikle kaya kristali kullanan sanatçı, böylece gerçek insan gözündeki parıltıyı yakalamış ve bakışlardaki çarpıcılığı artırmıştır. Gerçekten de son derece canlı bir ifadeyle, içinizi okuyacakmış gibi bakar Oturan Kâtip. Bir yandan da hafifçe gülümsediğini fark edersiniz. Sol elinde bir kısmını rulo haline getirdiği papirüs tutmaktadır, muhtemelen sağ elinde de bir kalem vardı ama o kalemi göremiyoruz artık.

Gezmekle bitmez…

Fransız tabloları bölümünde Ingres’in Türk Hamamı tablosunu, Hammurabi Kanunlarını, III. Napolyon’un saray odalarını ve aksesuarlarını görmeden ve müzenin Denon kanadındaki Café Mollien’in terasında bir kahve molası vermeden Louvre’dan ayrılmayın. Bizden söylemesi…

>> Bu yazının fotoğrafları için TIKLAYINIZ.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.