Kızımla çıktığımız dünya turu duraklarımızdan biri de İrlanda’nın başkenti Dublin’di. İrlanda’nın başkenti Dublin gidip görülmeye değer yerlerden. İrlanda adası Kuzey - Güney bölgeleri olarak 2’ye ayrılmış olup, Kuzey Bölgesi halen İngiltere’nin bir eyaleti olarak varlığını sürdürüyor. Halkın çoğunluğu Katolik olan Güney Bölgesi ise 1922 yılından beri bağımsız ayrı bir devlet.

Şehrin nüfusu yaklaşık 1 milyon. Oldukça hareketli... Barları - geleneksel pub’ları- bolca turist çeken ilginç bir yer. Şehri Liffey Nehri 2'ye bölüyor: Kuzey ve Güney Dublin olarak. Çok eski yıllarda kuzey kısmı düşük gelirli insanların yaşadığı, güney kısmı ise daha üst seviyedeki ailelerin yaşadığı yerlermiş. Şehir meclisi, üniversite, kale ile bazı sanayi tesislerinin de orada olduğu düşünüldüğünde, şehrin merkezinin Güney bölgesi olduğu kabul edilebilir. Şimdilerde Kuzey bölgesinde yeni binalar ve alışveriş merkezleri yapılmış olup daha modern görünümde. Yaz aylarında şehir turistlerle dolu. Merkezdeki “Temple Bar” semti pub’ları, lokantaları ve eğlence mekânlarıyla meşhur. Sokak içerisinde semte adını veren bar 1840 yılında işletmeye açılmış ve şöhretini 175 senedir devam ettiriyor. Gerek burada, gerekse çevredeki birçok restoranda, barlarda canlı müzik var. 2 - 3 kişilik bu gruplarda bizim tambura benzer bir aletle İrlanda’ya özgü müzik nağmelerini dinlemek güzeldi. Biraz ilerleyince nehre ulaşılıyor. Şehrin kuzey yakasında ise tarih kokan geleneksel Irish-Pub’larla dolu. İrlanda’nın Guiness siyah birası meşhur diyorlar. Bu Pub’ların bazılarında ev yapımı (Home made) çeşitli biraların sunulduğunu da görmek mümkün. Ayrıca İrlanda’nın karışıksız malt viskisinin de şöhreti varmış. Yaz ve hafta sonu olunca her yer tıklım tıklım dolu.

Temple Bar semtine yakın bir yerde bulunan “Trinity College”i gezmek lazım. Klasik Orta Çağ mimarisine uygun yapısıyla 1592 yılından beri faaliyet gösteren saygın bir eğitim merkezi. Ana giriş kapısından girdikten sonra geniş bir avlunun çevresinde birçok fakülte binası var. Fen bilimleri, tabii ilimler, güzel sanatlar ve tiyatro bölümlerini ancak gezebildik. İçeri giriş serbest. Kütüphanesi dünyaca meşhur imiş. Oraya ancak bilet alınarak para verip girilebiliyor. Talebe yurdunun bir bölümünü otel olarak işletiyorlar. Burslu öğrencilerin bir kısmı bu otelde çalışıp harçlıklarını çıkardıklarını söyledi. Binaların arkasında öğrencilerin güneşli havalarda dolaşıp güneşlendikleri büyük bir çimenlik bölge vardı. Ziyaretçilere de açık olan kantinde öğle yemeğini yemek, beni geçmişteki öğrencilik yıllarıma götürdü. Mazisi oldukça eski olan bu üniversitede okuyan şanslı gençleri gıpta ile gözlemledim.



Dublin Castle (Kale) görülmesi değer bir yer. Zaten şehrin içinde kalmış. Yürüme mesafesinde nehir kenarına varınca görülüyor. Oraya giderken, sağlı sollu büyük eski binalar, bankalar, alışveriş yapılacak dükkânlar göze çarpıyor. Geçmişte şehrin hakimi olan dükün oturduğu ve askeri korumaları ile birlikte yaşadığı yermiş. Bir tarafı nehir, çevresi hendeklerle kuşatılmıştı. Eski çağların korunma sistemi. Ana caddeden bir sokağa saptığınızda, birden kendinizi kalenin burçları arasındaki ana kapının önünde buluyorsunuz. İçeri girince tıpkı sinemada ve bazı tarih kitaplarında gördüğümüz gibi ortada geniş bir meydan ve etrafında çepeçevre binalar bulunan bir mekâna gelmiştik. Kalenin içinde dükün sarayı, muhafız asker ve subaylara ait kışla, ayrıca idari işlerin gerektirdiği hizmet binaları vardı. Sol tarafta, düke ait oturma bölümü müze olarak kullanılıyor. İhtişamlı kabul salonları, yatak odaları, kütüphane, ofis, mutfak bölümü gibi yerler gezilebiliyor. Duvarda aileye ait yağlı boya tablolar ve çeşitli biblolar, heykel ler gibi sanat eserlerini etrafta görmek mümkün. Küçük ölçekte bir kral sarayı misali.

Avlunun sağ tarafındaki büyük binanın 2 giriş kapısı var. Bu kapıların üstünde olan 2 heykel dikkatimi çekti. Biri gücü temsil eden Mars heykeli... Elinde mızrak, başında miğfer olan bir savaşçı genç ve ayağının dibinde yatan aslan figürü. Diğeri ise adaleti temsil eden, elinde terazi ve kılıç bulunan bir kız heykeli. Bu heykeller 1753 yılında oraya konmuş. Bunları John Von Nost adında bir sanatkar yapmış. Kurşundan yapılmış ama üstü taş işçiliği imiş gibi boyalı. Uzun süre sağlam kalmasının nedeni de bu olsa gerek. Alman asıllı olduğu söylenen bu sanatkarın amcası da ünlü bir heykeltıraşmış ve Londra’da çalışıyormuş. Genç Van Nost ise İrlanda’ya giderek orada eserlerini yaratmış.

Orada avluya bakan, giriş kapılarının üstünde bulunan bu 2 heykelin varlığı beni çok etkiledi. Güç ve adalet birlikte temsil ediliyor. Bina çok muhtemeldir ki, yargı ve güvenlik sorumlularının mekânı olarak kullanılmış. Şehrin hakimi olan kişi de gücünün ve adaletinin birlikte yürüdüğünü simgelemek istemiş. 18’inci yüzyılda bunu halkına, sarayının önüne yaptırdığı 2 heykelle ifade etmek istemesi ilginç.
 
Kalenin avlusunda, vaktiyle süvarilerin gezdiği alanda, modern sanat eserlerinden sayabileceğimiz bazı figüratif heykeller vardı. Bunlar kumdan yapılmış olup sonradan sertleştirilmiş yapıtlar. Burada çağımızın birçok insani değerlerini ifade eden sanatsal eserler bulunuyor. Dublin’e giderseniz mutlaka kaleyi gezmenizi öneririm.

Dublin geçmiş yılların İngiltere havasının ve adetlerinin yaşandığı, insanı nostaljik hayallere taşıyan güzel ve sevimli bir şehir. Yakın bir geçmişte Kuzey İrlanda’da bazı ayrılıkçı güçler Güney bölgedeki İrlanda Cumhuriyeti gibi bağımsız olma mücadelesine girdiler ama sonuçta ayrılmayıp anlaşarak statüleri devam etti. Güneydeki devlet ise 1922’den beri var. Cumhuriyetle idare edilen bağımsız bir ülke.

CEVDET NACİ GÜLALP
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.