Öne Çıkanlar Mehmet Pekcan Işık Sebahattin Emir MUSTAFA VURSAVUŞ Barış Akgün Özüekren Pena Yayınları

Sait Faik Abasıyanık Müze Evi
Burgazada’da ikinci günümüz. Sait Faik Abasıyanık müzesine gitmek istiyoruz. Soruyoruz şirin otelimizin sahibine ve aldığımız cevap bizi ziyadesiyle mutlu ediyor. "Sokağın sonundan sola dönün, 50 metre ilerde solda" diyor. Adada yaşamayan bizler için zor bir algılama tabi... Nasıl yani! Yürüyerek her yere gidilebiliyor mu? Evet gidilebiliyor. Gittik.
 
Dışardan bakıldığında çok şirin bir ada köşkü burası. Bembeyaz ahşap bir yapı. Sanki ada halkı tarafından gözetiliyor gibi bir durumu var. Yıllar önce Abasıyanık ailesi tarafından alınmış ve hep de öyle kalmış. Bahçe kapısının hemen girişinde bacak bacak üstüne atmış sanki evine gelecek misafirleri kapıda karşılar ve bekler edasıyla bir Sait Faik heykeli var. Heykelin orijinal boyutlarda olduğunu düşünüyorum.

Bembeyaz boyanmış dış cephe, yeşillikler içinde muhteşem bir manzaraya bakıyor. Yani insanın “Kim olsa bu manzara karşısında yazardı" diyesi geliyor. Bahçeyi çok merak etmeden hemen içeri girmek istiyorum. Galoş sepetleri var. Gayet kibarca sadece sepetleri koymuşlar. “Lütfen Galoş giyiniz” yazısı yok. Evet gerçekten de bir eve giriyoruz. Girişte portmanto, küçük bir koltuk var. Salon ve yemek odası da bu katta. Tertemiz düzenlenmiş. Hepsi de kullandığı eşyalar. Çağdaş müzecilik anlayışına göre yeniden düzenlenmiş bu müzede en çok, anı yaşatma detayları hoşuma gitti. Kocaman plexilere basılmış siyah-beyaz fotoğraflar evin çeşitli yerlerinde gezinen konuklar ve ev sahiplerini anımsatıyor. Pencerede, balığa gitmek için hazırlanmış ve denizin durumuna bakan Sait Faik var mesela.

Yatağının ucunda duruyorum. Pijaması biraz önce kalkmış gibi katlanıp yastığın kenarına konmuş. 11 Mayıs 1954'te son kez bu pijamayı mı giydi acaba diye düşünüyorum. Birkaç yıl önce izlediğim bir belgeselde ada sakinlerinden bir kadın Sait Faik’in köpeğinden çok korktuğunu söylüyordu. Fotoğraflarını görünce ne demek istediğini daha iyi anladım. Siyah, simsiyah kocaman bir köpek.

Bodrum katına indiğimde karşılaştığım manzara bir ana okulunun etüt salonu gibi. Şaşırıyorum. Bu eve hiç uymuyor diyorum. Nereden çıktı bu yedi cüceler konsepti. Duvarlara asılmış resimler var, hepsini de çocuklar yapmış. Bir bilgi yazısı buluyorum sonra duvarda. Müze yöneticileri ve Darüşşafaka iş birliği ile çocuklara özel gösterimler ve eğitim etkinlikleri düzenleniyor. Önce hiç de yakıştıramadığım bu alan, sonra çok mantıklı ve samimi geliyor. Her katta ayrı bir duygu yaşatan müze ev, son katta bombayı patlatmış gibi. Bir mektup odası var burada. Sait Faik bizden bir mektup bekliyor. Birçok yazan olduğunu düşündüm ama biriken az mektup vardı. Neyse dedim. En sevdiğim şey mektup yazmak ne de olsa. Oturdum masanın başına, başladım yazmaya. İnsan çekiniyor da aynı zamanda. Sanki Sait Faik Usta okuyacakmış gibi. Bir cesaret koyuluyorum işe. Hitap cümlesi bile olmayan bir mektup yazdım Usta’ya. Sonra da attım kutuya. Fotoğrafını çekmeyi de ihmal etmedim tabii. Tipik bir çatı katı hayal edin. Orman manzarasına bakan tarafta pencere ile aynı hizada bir masa. İki yanında kitaplık. Masada kağıt kalem. Koltuk rahat. Yani bütün hazırlıklar tamam. Gel
de yazma!.. 

Mektup odasından çıkıyorum. Hemen yanında başka bir çatı odası. İşte ünlü şapkası da bu odada. Sanırım en çok sevdiği ve en çok da oturduğu deri bir koltuğu var odada. Zira lütfen oturmayın yazısı var bu defa. Kibarlığa hiç gerek yok yani :) Ama koltuğa da otursanız aynı manzarayı göreceğiniz noktalara iki sandalye konmuş. Sandalyeler kısa bacaklı çünkü tavanın en alçak olduğu pencere yanında ikisi de. Yani, aynı anda 2 kişi o müthiş manzaraya tanıklık edebiliyor. Ben kalktıktan sonra bir süre daha oyalandım odada. Ortam kokuları benim için çok önemlidir ve mutlaka aklımda kalır. Kokuyu hissetmek ve hiç unutmamak için odanın her köşesine baktım. Tam da bu sıralarda tatlı bir ortayaş kadını ile gelini ve oğlu odadalar. Odanın ona da yükselttiği duyguyla verdiği tepkiye bütün oda halkı gülüyoruz ama beğendiğimiz için. “Aramış bulmuş en güzel manzaralı evi. Boşuna gelmemiş buralara. Anayı babayı da getirmiş yanına. Bakmış bakmış yazmış. Bakmış bakmış yazmış. Evlenmemiş bile. Çoluğa çocuğa da karışamamış yazmaktan..."

Duygular samimi, kadın bir anne ve yorum doğrudandı.

Geliri Darüşşafakaya bağışlanacak olan ürünlerin satış alanını gösteren oku takip ettim. Bulmayı istediğim çok şey vardı ama olmadı. Öncelikle orası müze müdürünün odasıydı. Müdürü makamında rahatsız edecekmişim gibi geldi. O da sanki utana sıkıla satış yapıyormuş gibiydi. Sanki büyük ustanın oğlu odasında ders çalışıyordu.

Artık köşkün bahçesine çıkma zamanı geldi diye düşünüyorum. Kapıya doğru ilerlediğimde evin kapısı çalıyor. Aslında tokmağı çevirip kapıyı açabilir gelen ama yapmıyor. Sağa sola bakıyorum kimse yok. Ev sahibi gibi gidip açıyorum kapıyı. Bak şu işe! Kargo görevlisi elinde bir paketle karşımda duruyor. Paket var diyor ve bana uzatıyor. Alıp imzalamak istiyorum. Duruyorum. "Görevliyi çağırayım" diyorum istemeyerek. Görevli de kapının eşiğinde bekliyor sanki bir eve gelmiş gibi. 2 görevliyi baş başa bırakıp bahçenin yolunu tutuyorum.

Bahçede beni bekleyen sürprizin farkında değilim tabii... Girişte bıraktığım yerde oturan Sait Faik’e bir selam verip gösterdiği yönden bahçenin gizemine ilerliyorum. Cıvıl cıvıl, yemyeşil, tertemiz bir bahçesi var köşkün. Ağaçların gölgesi altında otuma yerleri ve taklı bir yol. Beyaz kağıtlar sallanıyor takların asılması gereken sarmaşık demirlerinde. Pek çok hem de. Yaklaşıyorum ve gördüklerime inanamıyorum. Ziyaretçilerin yazdıkları mektuplar PVC kaplatılmış ve oralara asılmış. Yukarıda mektupları az bulmamın sebebi ortada. Okuyorum bazı- larını ve benimki de bir gün asılacak diyorum. Keşke biraz daha özenseydim.

Köşkte misafirliğimiz sona ererken gözümüz arkada kalmıyor değil elbet. En iyisi “Tekrar görüşmek üzere” demek. Kapıda, adanın kalan yerlerini bize göstermek için bekleyen faytonumuza biniyoruz. Kısmet ve Nimet isimli atlarımızın rahvan adımlarıyla uzaklaşırken dönüp bakıyorum bir kez daha. Bir dahaki sefere bahçede kahve keyfi çok güzel olur diyorum. 

Tekrar görüşmek üzere… 
 
Mahkeme Kapısında bekleyen Lüzumsuz Adam gibi
Az Şekerli bir kahve içmek istiyorum Mahalle Kahvesinde.
Zira kaldığım Açık Hava Otelinde Semaverde çay bitmiş yine
Havuz Başındaki Son Kuşlara bakıyorum Yaşamak Hırsı var mı diye
Anlamıyorum bile dilinden
Tüneldeki Çocuğun Medar-ı Maişet Motoru küçük bir el arabası
Kumpanyaya su taşıyor Sarnıçtan
Babasını tanıyorum bizim sokaktan
Çok üzülmüştük geçen sene yaşlı Balıkçının Ölümüne
Havada Bulut Sait Faik
Sen durma unut.
Şahmerdan’dan Alemdağ’da Var Bir Yılan’a
Müthiş Bir Tren gibi süren hayatına
Sonsuz kere teşekkürler sana
HAZIRLAYAN: AYSUN ÖNCÜL
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.