İbrahim Amca’yı tanımazsınız muhtemelen… İbrahim Aydın. 1984 yılında Alinur Abi’nin kurduğu Genpaş isimli reklam ajansında Sefa ile birlikte bir nevi çıraklık yaparken tanışmıştık İbrahim Amca’yla. Çukurova Elektrik’ten emekli olmuş bir teknik ressamdı. İyi bir grafiker, iyi bir ressam ve muhteşem bir insandı.

İbrahim Amca o tarihte 50’li yaşlardaydı sanırım.

Her zaman şık ve bakımlıydı. Haftanın her günü tıraşlı, saçları briyantinliydi… Ütüsü hiçbir zaman bozulmayan kumaş pantolon, gömlek ve kravatıyla 60’lı yılların Yeşilçam filmlerinden çıkıp gelmiş bir aktör gibiydi.

Öğle paydoslarında ya da çay molalarında çok güzel sohbetlerimiz olurdu İbrahim Amca ile. Grafik, reklam gibi işimizle ilgili konulardan çok, Adana’yı konuşurduk. O günkü Adana, eski Adana… İnsanlar, hayatlar… Anılar…

“Bizim ev Çınarlı Mahallesi’ndeydi” diye anlatmaya başlardı İbrahim Amca, “Dörtyol’un oralarda….”

İbrahim Amca, bugün Akbank Bölge Müdürlüğü’nün olduğu bölgeyi tarif ederdi. Bahar bitip yaz sıcakları başladığında, tası tarağı toplayıp bağa çıkarlar, eylül ayı ile birlikte de tekrar kışlık evlerine dönerlermiş.

“Bağınız neredeydi?” diye sormuştuk ve İbrahim Amca’nın cevabını duyduğumuzda çok şaşırmıştık!
Çünkü her yaz biraz daha serin diye göçülen bağ evi, bugün Baraj Yolu üzerinde Topel Durağı olarak bilinen mevkiin oralarda bir yerdeymiş.

“O zamanlar oralar hep bağlık bahçelik yerlerdi” diye anlatırdı İbrahim Amca… “Düşünün!” derdi, “Kasım Gülek Köprüsü’nden inince bağlar başlar, taaa Mahfesığmaz’a, göle kadar aralıksız devam ederdi.”

Ben de o devirlerin sonuna yetişmiştim. O nedenle az çok değil, iyi bilirdim… 60’lı yılların sonlarına doğru Baraj Kapısı’nın oraya taşınmıştık. Şimdiki İller Bankası’nın arka tarafları… Dört beş ev vardı bizim evle birlikte; geri kalan her yer bağlık bahçelik arazilerdi. Uzak aralıklarla bağ evleri vardı tek tük. Sahipleri, İbrahim Amca’lar gibi yaza çıkarken gelir, sonbaharda şehre dönerken tamamıyla boşaltılır, kapatılıp sıkıca kilitlenir, gelecek yaza kadar Allah’a emanet edilip gidilirdi.

Geçtiğimiz günlerde Facebook’ta bu fotoğrafa rastladım. Fotoğrafın altındaki notta yazdığına göre, rahmetli Mehmet Baltacı Abi çekmiş… 

O zamanlardan tipik bir bağ evi…

Ahşap, hemen önündeki su kuyusu, yazın gölgesinden faydalanılan melengiç ve dardağan ağaçları… Belki badem, erik falan da vardır?..

Bir anda o yıllara döndüm, daldım gittim…

 

O yemyeşil bağlık bahçelik yerler, sadece 10-15 yıl gibi kısa denilebilecek bir zamanda beton yığınları ile doldu.

Ve o beton yığınları, aşılması imkansız bir set çekti o güzel günler ile bugünlerin her bir yerinden bir başka mutsuzluğun fışkırdığı hayatlarımızın arasına!..

Çocukluğumun o güzel günlerini özledim… Kuş cıvıltılarını, kelebekleri, çiçekleri, sessizliği özledim…  Geceleri damda yatarken hayallere daldığımız, dilekler tuttuğumuz pırıl pırıl yıldızlarla dolu gökyüzünü özledim. Haymadaki üzümlerden koparıp yemeyi, buz gibi koruk şerbetlerini özledim… Bahçemizdeki erikleri, bademleri özledim… Yere dökülmüş dutların tozunu toprağını “Püf!” diye üfleyip ağzımıza attığımız zamanları özledim… 

Çocukluğumun o güzel günlerini özledim…

Yazlıklar…

Yazlıklar, bizim Çukurova bölgesinin olmazsa olmazıdır.

Yumurtalık, Karataş, Arsuz, Belen, Mersin, Bürücek, Tekir, Zorkun, Kızıldağ, Namrun… 

Yayla ya da deniz… Birçok kişinin yazlığı vardır buralarda. 

Sıcak, bunaltıcı yazların serin, sakin firar sebepleridir yazlıklar; mevsimlik yaşamların, arkadaşlıkların, dostlukların, kış yorgunluklarına huzurlu molaların mekânıdır.

80’li yılların sonlarına doğruydu… 20’li yaşlarımızın son yıllarını yaşıyoruz… Bir arkadaşım, babasının Namrun’da yazlık aldığını söyledi kızgın bir şekilde ve “Manyak lan bizim peder!” dedi, “Bi’ etek para vermiş o eve. Koskoca bir yılda taş çatlasa birkaç hafta ancak gidebilecek. De ki sen, birkaç ay… O kadarcık zaman kullanmak için onca para verilir mi?!..” Cevap vermemi bile beklemedi, devam etti: 

“O paraya her yıl bir Avrupa ülkesine gidersin, tatilin kralını yaparsın, dünyanın parası da cebine kalır. Haksız mıyım?..”

“Bilmem” demiştim, “Haklısın galiba…” Arkadaşımın söyledikleri mantıklı görünüyordu. “Babana da söyledin mi bunları?” diye sorduğumu hatırlıyorum... Sormuş. Babası da, “Benim yaşıma gelince anlarsın.” diye cevap vermiş.

Yaşımız ilerleyip, 50’li yaşların ortalarına doğru gelince arkadaşımın babasının o gün ne demek istediğini anlamaya başladım.

Deniz kenarında ya da yaylada… Fark etmiyor... Belli bir yaştan sonra insan sakin bir hayatın özlemini duyuyor ve onu arıyor galiba. 

Yani… Sıcaktan kaçma filan bahane!

İşin gerçeği… Yazlıklar, yorgun zihinlerin rehabilitasyon merkezleri… 

Sabah uykunuzu almış şekilde, erkenden uyanıyorsunuz… Dalga sesleri eşliğinde ya da çam kokuları altında uzun yürüyüşler yapıyorsunuz… Kuş sesleri altında kahvaltıya oturuyor, çayınızı kahvenizi yudumluyorsunuz… Kahvaltı sonrası komşu sohbetleri… Kitap okumaya ayrılan özel zamanlar… Belki biraz şekerleme… Hemen yakındaki bir köyden gelen taze sebzelerle yapılmış hafif bir öğle yemeği… Öğle sonrasının çay partileri, tavla turnuvaları… Akşamüzeri güneşin mangal burcuna girmesi… İştah açan ızgaralar, kebaplar, pirzolalar… Ya da taze deniz balıkları… Sohbetler… Kahkahalar… Belki komşunun oğlunun tıngırdattığı gitar… Ay ışığı… Yan taraftan akan derenin şırıltısı, dalları suyla hemhal olmuş ulu çınarın yapraklarının hiç dinmeyen hışırtısı…

Hangi yorgun zihin dinlenmez ki böyle bir ortamda?..

Dediğim gibi…

Kavurucu Çukurova sıcağı bahane, huzur şahane!..
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.