Öne Çıkanlar DKY İnşaat Ceyda Erem Mustafa Gökçen UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi EKODesign Konferansı

Dünya mirasına Türkiye’den hediyeler -1
• Dahi sayılabilecek bir sanatçının başyapıtı olmak
• Anıtsal veya özgün kent planlamasına ve peyzaj tasarımına sahip olup, dünyanın herhangi bir bölgesinde kültürel anlamda döneme damgasını vurmak
• Günümüzde yaşayan bir uygarlığın veya kültürel geleneğin eşsiz bir örneği olmak
• Geleneksel insan yerleşimi veya toprak kullanımında özel bir konuma sahip olup, bozulma tehdidiyle karşı karşıya olmak

Bu genel kriterlerin ön koşul olarak sıralandığı sözleşmeyi Türkiye 1982 yılında onayladı ve 1983 yılında yürürlüğe koydu. 

1985 ile 1998 yılları arasında Kültür Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’nün girişimleriyle Türkiye’den 14 yer/eser UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmeye hak kazandı.

İstanbul Tarihi Yarımada (1985)
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (1985)
Hattuşa-Hitit Başkenti (1986)
Nemrut Dağı (1987)
Xantos-Letoon (1988)
Safranbolu (1994)
Troya Antik Kenti (1998)
Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi (2011)
Çatalhöyük Neolitik Kenti (2012)
Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı (2014)
Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı
İmparatorluğunun Doğuşu (2014)
Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri (2015)


Kültürel olarak, Göreme Milli Parkı ve Kapadokya (1985) ile Pamukkale-Hierapolis(1988) ise, hem kültürel hem doğal miras olarak listeye alınmıştır.

İstanbul - Tarihi Yarımada

Roma İmparatoru Konstantin’in, doğuda yaratacağı ikinci başkent için İstanbul’u seçmesinden itibaren, İstanbul tarihin sayfalarındaki önemli ve sürekli yerini almaya başlamıştır. O yıllarda Anadolu üzerinden yaşanan gelgitlerin en stratejik noktasıydı İstanbul. Troya’nın ömrünü tamamlaması, Haliç gibi çok korunaklı bir limanın olması ve Karadeniz’e yakınlığı gibi özelliklerinden dolayı İstanbul gelecek yüzyılın en önemli kentlerinden biri olmaya hazırlanıyordu.

Şehir, MÖ 7. yüzyılda Megaralı Byzas tarafından kurulmuş ilk olarak. Ama onun öncesinde MÖ 5000 yıllarından itibaren başta Kadıköy olmak üzere Çatalca, Dudullu, Ümraniye, Pendik ve Ambarlı’da yoğun bir yerleşimin başladığı sanılmaktadır. Defalarca tahrip edilmiş, her seferinde özenilerek yeniden yapılandırılmış olan kent; MS 4. yüzyılda İmparator Konstantin tarafından yeniden inşa edilip başkent yapılmış. O günden sonra da yaklaşık 16 asır boyunca Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde başkentlik sıfatını sürdürmüştür. 

İmparator Konsantin döneminde şehrin başkent yapılmasına karar verilmesiyle birlikte, İstanbul’da birçok yapı inşa edilmiştir. İki yanında sütunların yükseldiği geniş caddeler, anıtlarla donatılan meydanları hep Konstantin yaptırmıştır. Saraylar, hamamlar, hipodrom ve sarnıçlarla kent, imparatorluğa yakışır bir görkeme kavuştu. 11. Yüzyıldan itibaren zayıflamaya başlayan imparatorluk 1204 yılında uğradığı Latin işgaliyle çökmeye başladı. Bu yüzden Osmanlılar kente girdiklerinde şehrin yarısı yıkılmış durumdaydı. Fatih Sultan Mehmet büyük bir merakla atını sürüp Ayasofya’nın önüne geldiğinde kentin en görkemli yapısı dimdik ayakta duruyordu. 

Aynı zamanda, İmparator Konstantin ile birlikte Hristiyanlığın merkezlerinden biri olan İstanbul, 1453’te Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra Müslümanların en önemli kentlerinden biri
sayılmıştır. İstanbul’un tarihi 300 bin yıl önceye kadar uzanır. Küçükçekmece Gölü kenarında bulunan Yarımburgaz Mağarası’nda yapılan kazılarda insan kültürüne ait ilk izlere rastlanmıştır. Bu
dönemde gölün çevresinde Neolitik ve Kalkolitik insanların yaşadığı sanılmaktadır. Çeşitli dönemlerde yapılan kazılarda, Dudullu yakınlarında Alt Paleolitik Çağ’a, Ağaçlı yakınlarında ise, Orta Paleolitik
Çağ ile Üst Paleolitik Çağ’a özgü aletlere rastlanmıştır.

Osmanlılarla birlikte kentin yapısı da değişmeye başladı. Her biri anıt niteliğindeki camiler, saraylar, hanlar ve hamamlar kentte Bizanslılar zamanından kalma diğer yapılarla yarışır nitelikteydi. Ama asıl değişiklik yerleşim alanlarında oldu. Kırsal alanda yaşamaya alışmış halk kentin içinde pratik yaşam alanları oluşturdu ve bunların her birinde köy meydanları var gibiydi. Meydanların çevresinde konumlandırılan yaşam alanlarında binalar ahşaptan yapıldı ve gitgide şehrin bütün görüntüsü değişmeye başladı. Sonu “Köy” ile biten pek çok semti vardır İstanbul’un.

Aksaray, Fatih gibi semtler ilk yerleşim alanları olmuş. Etnik kimlik ve hemşehrilik anlayışı burada oldukça etkisini göstermiş ve Balat’ta Yahudiler, Fener’de Rumlar yoğunlaşmış. Bu semtlerde yapılar taş ve akgir iken Süleymaniye gibi Osmanlıların yoğun olduğu semtlerde yapıların ahşap olduğunu görüyoruz. Bol ve ucuz olmasından kaynaklı kullanılmasının yanı sıra deprem korkusu da bu seçimde oldukça önemliydi. Tabi bu faktörler düşünülürken kentin yangınlarla günün birinde yok olabileceği ve tarihsel değerlerin de kül olabileceği düşünülmemişti.

Hiçbir karakteristik özelliği olmayan yapıların birer birer kentte sivilce gibi patlamasından önce gayet planlı bir kent görünümündeydi İstanbul. Mimar Sinan’ın bu şehir için yaptıkları Bizanslılar döneminde yapılanlardan az değildi. Zamanla şehrin tüm dokusunu bozmaya çalışan tüm çalışmalara rağmen hala ayakta ve görkemli durmayı başarabilen muhteşem bir şehir olarak kalabilmiştir. Hatta bu şehir için rahatlıkla “Her şeye rağmen” lafını kullanabiliriz. Belki de hiç bozulmasın diye Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk başkent olarak İstanbul’u seçmemiştir.

Tarihi yarımada dediğimizde bölge olarak tanımlamamız gereken yer aslında tam olarak şehrin merkezi.

Topkapı Sarayı

Eski kentin akropolünün olduğu yere Sarayburnu’nun üstüne inşa edilmiş muhteşem yapı. Fatih İstanbul’u aldıktan sonra 1478 yılında yaptırmış. 25 padişahın saltanat sürdüğü geniş bir saray kompleksi. Doğuda tercih edilen görkemli saray yapılarının tersine yatay olarak konumlandırılmış yapıları tercih etmişler ve zamanla eklemeler yapılarak büyütülmüş. Günümüzde 700 bin metrekarelik bir alan kaplamaktadır. Dış görüntüsü ile her ne kadar hayal kırıklığına uğratsa da içinde barındırdığı zenginlikleri bu hayal kırıklığını unutturmakta.

Damat İbrahim Paşa’nın Baş mimar Mehmet Ağa’ya yaptırdığı Barok mimarisinin güzel örneklerinden III.Ahmet Çeşmesi içerideki hazinenin izlerini yansıtmaya başlar. Kutsal barışın sembolü Aya İrini, Babüsselam’dan -Topkapı Sarayı’nın ortakapısı, günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi’nin giriş kapısı olarak kullanılmaktadır  - içeri girerken özellikle hikâyeleri ile birleştiğinde sizi içine alan büyüdedir. Dünyanın en zengin Çin porseleni koleksiyonu bu saraydadır ve hemen ardından en çok ilgiyi çeken Harem bölümü gelir. Sonra Babussade ile üçüncü bölüme geçilir. Tabi o zamanlar sadece üst düzey devlet adamlarının kullanabildiği bir bölümdü burası. Yani önemini varın siz düşünün. Biraz ileride III. Ahmet’in devlet hazinesine kazandırdığı kütüphane dikkatimizi çeker. Hazine dairesi dünyanın çok önemli mücevherlerinin sergilendiği yine en çok dikkatleri çeken bölümdür. Bu bölümün bir de enteresan hikâyesi vardır. II. Dünya Savaşı sırasında hazine toparlanıp Anadolu’da bir mağaraya saklanmış daha sonra törenle saraya geri getirilmiş.

Ayasofya Kilisesi


Hristiyanlığın simgesi olan ve kendinden sonra yapılan kiliselerden dördüncü en büyük ibadethane olan Ayasofya da tarihi yarımadanın önemli simgelerinden. İmparator Justinianos o zamana kadar görülmemiş büyüklükte bir kilise yaptırarak kendi büyüklüğünü de ispatlamak ister adeta. 532 yılında 100 usta 10 bin işçi ile başlanan çalışma 537 yılında tamamlanmış. Fatih zamanında cami olarak kullanılmaya başlanmış. Sonradan minareler ilave edilmiş. Mihrap ve minber eklenmiş. Bazı padişahların türbeleri ve II. Mahmut tarafından yaptırılan kütüphane de sonradan eklenen Osmanlı eserleri olmuş. 1935 yılında ise korumaya alınarak müze haline getirilmiş. 9. veya 14. yüzyılda yapıldığı varsayılan, İncil’e göre Tanrı’nın tahtını koruduğu düşünülen altı kanatlı melek Serafim de Ayasofya’dadır. Kim bilir belki de bugüne değin Ayasofya’yı türlü etkilerden koruyan Serafim’dir.

Sultanahmet Camii

Ayasofya ile karşılıklı bakışan Sultanahmet Camii de bu yarımadanın efsanelerindendir. Marmara Denizi’nden bakıldığında İstanbul’un siluetini Topkapı Sarayı, Ayasofya ve Sultanahmet Camii oluşturur. Altı minaresi, eşsiz İznik çinileri ile tek olma özelliğini taşıyan Sultanahmet batılılarca Mavi Camii -Blue Mosque- olarak adlandırılır. Mimar Sinan’ın ekolünden gelen Sedefkâr Mehmet Ağa’ya yaptırılan Camii 1616 yılında tamamlanmıştır. Sultanahmet Camii devlet hazinesinden ayrılan bütçe ile yapılan ilk Selatin Cami -Osmanlı’da Sultanların yaptırdıkları camiilere verilen addırolarak tarihe geçmiştir.

Tarihten kalan izlerin, birbirinin içine geçerek günümüze ulaştığı en karakteristik bölgedir Sultanahmet. İstanbul’un kurulduğu ilk yıllardan başlayarak, siyasal ve dinsel merkez olduğunu gösteren bütün yapılar burada kurulmuştur. Ayasofya, Aya İrini, Bizans Büyük Sarayı, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii, Hipodrom ya da At Meydanı. Sadece Bizans Sarayı Toprak altındadır. Önemli bir bölümünün üzerinde Sultanahmet Camii vardır. Bu caminin önünde kuzey güney doğrultusunda uzanan gezinti alanı ise Hipodromu gösterir. Ortada ise anıt sütunlar vardır.

Yerebatan Sarnıcı

İstanbul kurulurken dışardan gelebilecek saldırılara kentin su ihtiyacını karşılamak üzere yüzlerce sarnıç yapıldı. Günümüzde Yerebatan Sarnıcı olarak adlandırılan Bazilika Sarnıcı 6. yüzyılda
Ayasofya ile birlikte ondan artan malzemelerle yapıldı. Asıl amaç, Bizans Büyük Sarayı için su depolamaktı. Amaca uygun olarak yerin altında kalacak sarnıç sütunlarının özenli olması beklenemez elbette. Ancak gözden uzak olması nedeniyle iki Medusa başı suyun altında kalacak şekilde kısa gelen sütunların altına dayanak olarak konulmuştur. Sadece dayanak olarak konulmuş Medusa başlıkları belki de sarnıcın turistler tarafından en çok ilgi gören bölümü.

Kariye Kilisesi

Sadrazam Atik Ali Paşa tarafından sonradan camiye çevrilen Kariye Kilisesi de kentin en özgün eserlerinden. 1765 yılında baştan aşağı onarım geçiren kilisenin fresklerinin üzeri tamamen sıva ile örtülmüştü. Mozaikler hiç görünmüyordu. 1945 yılında tamamen açığa çıkarılan mozaik ve fresklerle müze haline getirildi. Müzenin bulunduğu alan ve çevresi Çelik Gülersoy tarafından yapıldı ve bu bölge yönetmenler tarafından en çok set olarak kullanılan alanlardan biri oldu.

Ve Süleymaniye…

Mimar Sinan’ın Şehzade Camii için “çıraklık eserim” demesi Kanuni Sultan Süleyman’ı yeni bir projeye yönlendirdi. Demek ki Koca Sinan daha iyisini yapabilecekti. Hemen ferman buyurdu ve Sinan Ayasofya’dan aldığı ilhamla 1550 yılında sonradan “kalfalık eserim” diyeceği Süleymaniye’nin yapımına başladı. 1557 de biten eser Osmanlı Mimarisinin en anıtsal yapılarından biridir. Caminin arka avlusunda türbeler yer alır. Dıştan 29 sütunla çevrili sekizgen gövdesiyle Mimar Sinan’ın ilginç denemelerinden olan Kanuni türbesinde Sultan Süleyman’dan başka II. Süleyman, II. Ahmet, Rabia Sultan, Asiye Sultan, Mihrimah Sultan’ın sandukaları da vardır. Avluda Hürrem Sultan’ın türbesinden başka mütevazı bir türbe de dikkati çeker. Bu türbede ise Osmanlı’nın baş mimarı, sayısız başyapıtlara imza atmış bir dahi olan Koca Sinan yatmaktadır.

Tarihi yarımada ile ilgili kısaca bilgi verdiğim yazımın sonuna geldiğimde “Dünyanın koruma altına aldığı bölgeyi biz ne kadar koruyoruz?” sorusunu içimden atamadığımı hissettim. Bütün dünyada küçücük varlıkların bile özenilerek korunduğunu düşünürsek, bize kalan ve ısrarlı etkilere rağmen bir türlü yok olmayan tarihimize biz neler yapıyoruz?

Yolunuz İstanbul’a düştüğünde tarihi yarımadadan bu defa daha dikkatli geçin. Bir de fotoğraf çekin.
Bakalım bir dahaki gidişinizde ne kadar değişmiş olacak. 
HAZIRLAYAN: AYSUN ÖNCÜL

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.