“Bizim zamanımızda...” diye başlarken düşüncemi, bir yandan da bunu söyleyen iç sesimi dinliyorum. İnsanın kişisel tarihi uzadıkça, kendi zamanına dair söyleyecekleri artıyor, hele her nesne ve bilginin bir tüketim malzemesi haline geldiği günümüz dünyasında devirler, dönemler de hızla değişiyor. Bugün 30’lu yaşlarının sonlarına yaklaşanlar bilir, bizim çocukluğumuzda henüz her şey bu kadar hızlı tüketilmiyordu, oyunlar ve oyuncaklar dahil. Bir Lego setimiz vardı örneğin, yaptıkça bozup yeni bir tasarım ortaya çıkarmaya çalışırdık. “Bitti!” deyip yenisini istemek belki aklımıza da gelmezdi, sürekli daha fazlasını istemeyi öğrenmemiştik.
Aralarında benim de olduğum 80’li yılların kız çocuklarının sahip oldukları en değerli oyuncaklardan biri Barbie’leri idi. İki kız kardeş olmamızın avantajıyla evimizde iki Barbie bebeğimiz vardı. Biri kırmızı, biri mavi elbiseli. O kırmızı fırfırlı İspanyol elbise, Madonna’nın La Isla Bonita şarkısının klibindeki elbiseye ne kadar da benzerdi... Diğeriyse mavi ve pek asil bir tuvaletti, ikisini de çok severdik. Kızılderililer, kovboylar ve ineklerin oluşturduğu Lego çiftliğimizde türlü öyküler uydurmaya bayılsam da Barbie’nin ışıltılı dünyasında, her kız çocuğunu olduğu gibi, beni de çeken bir şeyler vardı. Çok ama çok güzel olma, çok ama çok zarif olma, bir prenses olma hayali...

Paris’te Musée des Arts Décoratifs’te (Dekoratif Sanatlar Müzesi) açılan “Barbie” sergisini gezerken işte bu çocukluk düşlerini hatırladım. Bir yandan da o yıllarda şüphe götürmez bir güzelliğe sahip olduğuna inandığım Barbie’nin artık gözüme pek de öyle güzel gelmediğini fark ettim, ne yalan söyleyeyim. Beli fazla ince, gülüşü fazla donuk, dişleri fazla beyaz geldi. Ama yine de tüm albenisiyle Barbie’ydi karşımda duran. Üstelik bu sefer yalnızca iki tane de değil, tam 700 adet Barbie!
Paris’in tasarım, moda, oyuncak ve reklamcılık alanındaki koleksiyonlarıyla tanından müzesi Musée des Arts Décoratifs, atmosferi ve anlayışıyla bu ikon bebeği onurlandırmak için çok uygun bir mekân olmuş. Müzenin sergi için ayrılan bin 500 metrekarelik alanı, 700 Barbie bebekle baş başa bırakıyor sizi. Gözlerinizi birbirinden ilginç kıyafetlerden ve hepsi de gamsızca gülümseyen yüzlerden alabilirseniz, çağdaş sanatçıların çalışmalarını, basın tarihinden Barbie haber ve fotoğraflarını, Barbie’nin başlangıçtan günümüze öyküsünü anlatan videoyu görmeniz de mümkün.
Kuşkusuz ki Barbie, hiçbir zaman yalnızca bir oyuncak olmadı. İçinde bulunduğu dönemin modasının, bir başka deyişle kültür ve gelişiminin aynası oldu. Doğduğu yıllarda bütünüyle Amerikan tarzını benimserken, ünü yayılan her marka gibi o da zamanla tüm sosyal, politik ve kültürel değişimlere uyum sağlayarak gittikçe daha evrensel bir kimliğe büründü. Sarı, parlak saçlarıyla gözlerimizi alan bu oyuncak bebeğin çok boyutlu tarihi, 20. ve 21. yüzyıl oyuncakların sosyo-kültürel tarihine bir bakış sunması açısından da önem taşıyor.

“Barbie” sergisi bir yandan kız çocuklarını Barbie’nin büyülü dünyasını buyur ederken, bir yandan da yetişkinler için 1959 yılından itibaren oyuncak dünyasının tarihi ve sosyolojik kavramlarına yeni, simgesel bir boyut getiriyor.

Pek azımız dünya çapında bir üne kavuşmuş, bir güzellik timsali haline gelmiş bu bebeğin hayat öyküsünü bilir, perde arkasındaki tasarımcılarını tanırız. Barbie’nin oyun dünyasında sahneye çıkışı bir iş kadını ve anne olan Ruth Handler’in fikriyle gerçekleşir. Oyuncak şirketi Mattel’in kurucularından olan Ruth Handler, günün birinde, kızı ve arkadaşlarının çocuklar için tasarlanmış bebekler yerine yetişkinler için üretilen kağıt bebeklerle oynamayı sevdiğini fark eder. O yaşta kız çocukları, kendilerini anne ya da ev hanımı olarak değil, genç kadınlar olarak hayal etmekte, oyunlarını bu düşler üzerine kurmaktadırlar. Böylece Ruth Handler, kızı Barbara’nın verdiği ilhamla gerçeğe çok yakın, üç boyutlu bir “yetişkin oyuncak bebek” yapmaya karar verir. Barbie bebek, ilk kez 1959 yılının Mart ayında, New York’taki Amerika Oyuncak Fuarı’nda görücüye çıkar. 1961 yılında ise ismini Ruth’un oğlundan alan Ken, ideal güzelliğin erkek temsili olarak oyunlarda yerini alır.

Barbie’nin ilk tasarımları, moda dünyasından genç bir modeli temsil etmeyi amaçlasa da zamanla 125’ten farklı kariyerde, birbirinden farklı saç ve giyim stilleriyle sürekli yeniden tasarlanır. İlk piyasaya çıktığında sarışın ve kumral olan Barbie’lere, 1961 yılında kızıl saçlılar eklenir; 1969 yılında ise Barbie’nin siyahi arkadaşı Christie sahneye çıkar. Derken 1980’de dünya ilk Afrikan-Amerikan Barbie ve Hispanik Barbie ile tanışır. Kısa sürede Barbie, tekstil ürünlerinden parfümlere, kırtasiye malzemesinden terliklere kadar her türlü üründe kendini gösteren bir dünya markası haline gelir. Asıl ismi Barbara Millicent Roberts olan, Wisconsin doğumlu “Barbie”nin ailesi ve arkadaşları zamanla oyuna dahil olsalar da doğum tarihi asla açıklanmaz. Böylece kimi zaman yetişkin bir kadın, kimi zaman bir genç kız, kimi zaman üniversite öğrencisi, kimi zaman bilim kadını ya da araba yarışçısı olarak karşımıza çıkabilir.

Kıyafetleri, saç stili ve aksesuarlarıyla tasarlandığı çağın modasını yansıtan, kimileri tarafından güzellik kavramını bu kadar idealize ettiği için sert biçimde eleştirilirken, kimilerinin her yaşta takdirini toplayan Barbie’nin değişen zamana ayak uydurma kabiliyetine hayran kalacağınız kesin diye düşünüyorum. Kendini sürekli değiştirirken tuhaf biçimde, bir şekilde hep aynı da kaldığını fark ettiğinizde belki iyice şaşıracaksınız. Belki geçen yıllara ve her şeyi eskiten tüketim canavarına rağmen popülerliğinden bir şey kaybetmemesinin sırrı, değişirken özünü yitirmeme becerisinden kaynaklanıyordur. Belki de burada almamız gereken bir ders yatıyordur, evet, Barbie’den bile! Ne de olsa üretilip unutulan bir oyuncak bebek olarak kalmamış, gerçek hayatın içine girmiş ve en sonunda Paco Rabanne, Thierry Mugler, Christian Lacroix, Jean Paul Gaultier, Maison Martin Margiela and Christian Louboutin gibi dünyaca ünlü tasarımcıların kendisi için şık ve özgün giysiler tasarladığı bir modele dönüşmüş.

Yaz ayında yolunuz Paris’e düşerse, hele bir de yanınızda kız çocuğunuz varsa, 18 Eylül’e kadar açık olan Barbie sergisini ziyaret etmekten keyif alacaksınız. Sergiye girmişken müzenin tarihte bir yolculuğa çıkaracak olan giysi koleksiyonunu da görmeyi ihmal etmeyin. Bu küçük turun ardından Seine Nehri kenarına ya da Opéra bölgesine doğru keyifli bir yürüyüşle gününüz devam edebilirsiniz.

>> Bu yazının fotoğrafları için TIKLAYINIZ.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.