Sevgili okur, aslında bu sayı için neler planlamıştım neler... Bir yanda Versailles Sarayı bahçelerinde Olafur Eliasson, bir yanda geçen sefer sözünü ettiğim tasarımcı Paulin’in Pompidou’daki sergisi, yetmedi derseniz Beat Generation... Yaz sonu deyip geçmeyin, Paris’te ağustos ayı etkinlik doluydu.

Palais de Tokyo Çağdaş Sanat Müzesi, 23 Haziran tarihinde açılıp 11 Eylül'e kadar gezilebilecek Michel Houllebecq, Mika Rottenberg, Marguerite Humeau, David Ryan & Jérôme Joy, Ayoung Kim, Dineo Seshee Bopape ve Clément Cogitore sergileriyle geniş bir yelpaze sunarak favorim olsa da, Jeu De Paume'un 7 Haziran – 25 Eylül arasında görülebilecek Josef Sudek, Joana Hadjithomas & Khalil Joreige ve Guan Xiao sergileri de tadından yenmiyordu doğrusu! Ben “Acaba 7’nci yıl sayımızda ne yazsam, hepsini nasıl sığdırsam” diye düşünürken küçücük bir gazete haberi aklımı çeliverdi. Bu ay sizlere sergilerden bahsetmek yerine tarihte küçük bir yolculuğa çıkmayı öneriyorum, ne dersiniz? Müzelerden çok uzaklaşmayacağız meraklanmayın, ancak içeriye konan eserlere değil de müzeden çalınarak dışarı çıkarılan şaheserlere göz atacağız...

Zaman makinesine binmeden önce bana fikri veren internet sitesinden bahsetmezsem olmaz, zira geçtiğimiz hafta kendilerinden gelen bir e-posta sebebiyle bugün bu konuyla karşınızdayım. Artips Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Almanca ve Portekizce dil seçenekleri bulunan, üyelerine haftada üç kere e-posta atarak sanat tarihinden kısa anektodlar ileten bir site (www.artips.fr). Sitenin yöneticileri ve katkı sağlayanlar; üniversite hocaları, müze rehberleri, sanat tarihi ve plastik sanatlar öğrencilerinden oluşuyor. Redaksiyon bu ekip dışında profesyonel ve amatör sanat meraklıları tarafından da yapılıyor. Gönüllü redaktör olmak mümkün, ancak isteyenlerin önce site üzerinden başvurup gerekli etapları tamamlamaları gerekiyor.

Bu sıralar “hayatta sahip olmak isteyeceğiniz 10 şey”, “ölmeden yemeniz gereken 100 yemek” gibi haberlerden ziyade yaşanmış hikayeler ilgimi çekiyor. Dünyamızın her alanda içinden geçmekte olduğu çetrefilli dönem malumunuz; belki de bizi tüketen, yok ettiğimiz, yoktan var ettiğimiz, ya da sahip ol(a)madığımız şeyler yerine öncelikle bugüne gelmemizi sağlamış tarihi olayları inceler ve ileriye bakarken geçmişten tarafsızca ders çıkarabilirsek daha iyi bir geleceğin anahtarlarını bulabileceğimizi düşünüyorum. Tabii bu gelecek sanat hırsızlığında saklı değil ama ders çalışırken bizim de biraz eğlenme hakkımız olsun canım, öyle değil mi?

Yüz küsur sene öncesindeyiz. Sene 1911, aylardan ağustos. Ressam Louis Béroud, ki daha önce müzedeki eserlere bakarak çok sayıda kopya ve çalışma yapmış olduğu için Louvre Müzesi’ne aşina idi, 22'si sabahı sıradaki eseri “Louvre Sarayı'nda Mona Lisa” tablosu için eskiz yapmak üzere emin adımlarla Kare Salon'a girer. Burada kendisi de ünlü tablodan yararlanarak eskiz yapmak isteyen gravür sanatçısı Frédéric Laguillermie'yi bulacaktır, ancak maalesef Mona Lisa, nam-ı diğer La Jaconde, duvardaki yerinde yoktur! İki adam boş duvarla burun burunadırlar, sadece 4 çivi ve bir dikdörtgen izi... Müze bekçileri öncelikle tablonun Louvre Müzesi resmi fotoğrafçısı olan ve bina dahilinde de bir atölye ile satış salonu bulunan Braun&Cie Fotoğraf Evi'nde olduğunu düşünürler. Çoğu zaman tablolar asılı oldukları galeriler ile fotoğraf atölyesi arasında gidip gelmektedir, yerine koymayı unutmaları alışılmamış bir durum değildir. Ancak mevzunun öyle olmadığı çabucak anlaşılır. İtalyan ressam Leonardo da Vinci'nin ünlü tablosu müzeden çalınmıştır.
Le Quai des Orfèvres - Paris bölgesi güvenlik şefi Bay Hammard ve beraberindeki 60'a yakın dedektif haberi alır almaz olay mahalline koşar. Visconti avlusuna giden küçük merdivenin orada tablonun etkileyici İtalyan çerçevesi ve camı bulunur, ancak elbette tuval gitmiştir. Fransız kriminolog Alphonse Bertillon çerçevenin camı üzerinde yaptığı inceleme sonucunda Louvre'un 257 çalışanının parmak izlerini bulur, ancak bu bulgular soruşturmayı ileriye götürmek şöyle dursun iyice çıkmaza sokar. Hırsız (ve elbette çaldığı tablo) bir türlü bulunamamaktadır. Louvre Müzesi Müdürü Théophile Homolle, skandal karşısında çaresiz istifa etmeye mecbur kalır.

Hırsızlık haberi büyük yankı yapar ve gazete manşetlerinden inmek bilmez, Paris'teki tüm kafelerde başlıca tartışma konusu haline gelir. İlerleyen haftalarda ise mantık yerini spekülasyona bırakır ve ortaya bin bir türlü senaryo atılır. 1’inci Dünya Savaşı’nın sadece bir kaç sene öncesinde uluslararası gerginliğin yükselmekte olduğu yıllardır; Yahudi komplosundan, son Alman imparatoru II. Kaiser Guillaume'un casuslarına kadar her olasılık konuşulur. Basının “La Jaconde'un kocası” lakabını taktığı, soruşturmayı yürüten savcı Joseph-Marie Drioux işi şüpheli gördüğü ünlü şair Guillaume Apollinaire'i birkaç gün hapiste tutmaya kadar ileri götürür. Şair suçsuzdur fakat şüpheli durumuna düşmesi de sebepsiz değildir aslında. Apollinaire'in eski sekreteri Belçikalı Guy Piéret 1907 ve 1911 yıllarında Louvre Müzesi’nden 3 heykelciği gizlice yürütüvermiş, bu son olayların ardından heykelciklerden birini kanıt olarak Paris Journal gazetesine göndermiş ve La Jaconde'u kendisinin çaldığını söyleyerek 150 bin frank fidye talebinde bulunmuştur. Öte yandan, Piéret'ten diğer iki heykelciği satın almış olan Picasso da (ki bunlardan biri sanatçının ünlü Avignon'lu Kadınlar tablosunun esin kaynağı olacaktır) savcıdan payına düşeni alır ve hırsızla iş birliği yaptığı şüphesiyle uzun uzun sorgulanır.

Şüpheler hiç bir sonuca ulaşmasalar da, Paris entelektüel camiasının öfkesini körükleyerek davaya olan ilginin sürekli sıcak kalmasına sebep olurlar. Sanatseverler müzede tablonun boş duvarı önünde uzun kuyruklar oluşturmaktadır. Louvre'un Arkadaşları Vakfı (La Société des amis du Louvre) tabloyu getirecek kişiye 25 bin frank ödül vadederken, L'Illustration dergisi kendilerine Mona Lisa'yı teslim edene 40 bin frank verileceğini duyurur. O zamanın parasıyla herkesin ağzını sulandıran tekliflerdir bunlar fakat heyhat, tablo halen kayıptır ve bir türlü bulunamamaktadır. Zamanla hemen herkes başyapıtın ülkeden dışarı çıkarıldığı ve Fransa'dan uzaklara götürüldüğü fikrinde birleşir.

Oysa kimsenin bilmediği gerçek, Mona Lisa'nın burunlarının dibinde, Paris'in 10’uncu Semtindeki Saint- Louis Hastanesi sokağında eski püskü bir apartman dairesinde olduğudur. Öyle durup dururken soruşturma sayesinde ortaya çıktığını da sanmayın sakın. Tablo ancak 2 yıl sonra, 1913 yılında hırsızın eseri Floransalı bir antikacıya satmak istemesiyle bulunur.

“Hırsız kimmiş?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Hırsız, kriminolog Bertillon'un bulduğu 257 parmak izinden birinin sahibi, İtalyan çerçeve ustası Vincenzo Peruggia'dır. Perrugia, Mona Lisa tablosunun son çerçeve camını bizzat kendisi yerleştirmiştir. Mekânı iyi tanıyan biri olarak, 21 Ağustos akşamı müze kapanırken kuytu bir köşede çerçeveden tekrar çıkardığı resmi gömleğinin altına saklar ve kimsecikler fark etmeden evinin yolunu tutar. Diğer çalışanlarla birlikte sorgulanan Perrugia, polise birlikte olduklarını doğrulayan bir şahit sunar ve şüpheli bulunmaz. Ta ki, 1913 yılında resmi İtalya'da satmaya kalkışana kadar... İrtibata geçtiği antikacı Alfredo Geri ya da kullandığı antikacı ismiyle Leonardi, hırsızın kendisine satmak istediği resmin gerçekten La Jaconde olabileceğinden şüphelenir ve orijinal olup olmadığını doğrulayabilmek amacıyla 10 Aralık tarihinde gerçekleşen randevularına Müzeler müdürü Bay Poggi ile birlikte gider. Eserin orijinal olduğuna kanaat getiren ikili hemen İtalyan polisine haber verirler ve Perrugia kaldığı otelde gözaltına alınır.

Aslında yakalanmasına sebep olan para hırsı değildir. Güya, mahkemede yargılanırken Napoléon Bonaparte'ın eseri Fransa'ya kaçırdığını sandığını ve resmin ait olduğu İtalya'ya geri dönebilmesi için bu işe kalkıştığını iddia eder. Kimileri inanmaz, kimileri inanır ve mahkeme sonunda pek çok İtalyan kendisini neredeyse ulusal bir kahraman gibi görür. Savunması sonunda 1 yıl gibi kısa bir süre hapse mahkum edilen çerçeve ustasının bu cezası, daha sonra kısaltılarak 7 aya indirir. Mona Lisa'ya gelince, sıkı güvenlik önlemleri altında İtalya'da sergilenen resim büyük ilgi gören bir turnenin sonunda, nihayet 4 Ocak 1914 tarihinde Louvre Müzesi’ne iade edilir ve duvardaki yerine döner.

20’nci yüzyılın başı özellikle sembolik anlamlarıyla tarihe damga vurmuş hırsızlıklarla dolu. Eser hırsızlığı, yüzyıllar içerisinde zaman zaman döneme ait siyaset anlayışına göre farklı formlar alsa da, ta Antik Roma'dan beri süregelmiş bir olgu. Günümüzde, çalınabilme olasılığı bir eserin değerini ve popülaritesini belirleyen uluslararası bir kıstas olarak kabul ediliyor. Picasso'nun eski sevgililerinden Geneviève Laporte'un anlattığına göre, bir seyahat dönüşü eve hırsız girmiş olduğunu fark etmişler. Hırsızların gümüş ve değerli eşyaları çalıp Avignon'lu Kadınlar tablosuna dokunmadığını gören Picasso öfkeden deliye dönmüş. Tabii bugün olsa, Arsene Lupin'lerin en cahili bile böyle bir hataya düşmez ve her şeyi bırakır küçük de olsa bir Picasso çalar çıkardı...

1900'lerin başında sanat eseri, güncel politikalara misilleme amacıyla yapıldığı iddia edilen hırsızlıklar sonucunda iyiden iyiye siyasi bir kimlik kazanmış. Perrugia'nın İtalyan sanatçıların ürettiği tüm eserlerin bu ülkeye iade edilmesi gerektiğini savunarak İtalyan halkının büyük sempatisini toplamış olması bu duruma bir örnek.

Öte yandan, bu sefer Londra'da ama yine bir yaz gününde, 21 Ağustos 1961 tarihinde National Gallery'den çalınan Goya'nın Duc de Wellington portresinin hırsızı bambaşka bir sebeple soyguna kalkışmış. Londra polisini uzun yıllar meşgul eden Goya tablosu davasında, hırsız itiraf etmiş olsa da hâlâ birçok kişi olayın gerçek sorumlularının bulunamadığına inanmakta. Louvre örneğinin aksine, 20’nci yüzyılın ikinci yarısında müzede bekçilerin yanı sıra gelişmiş bir güvenlik sistemi de mevcuttur, ancak birisi tüm bu önlemlere rağmen kapısı kilitli olan salona pencereden girer ve ulusal miras sayılan tabloyu müzeden çıkarmayı başarır.

Goya'nın 1812 tarihli bu ünlü tablosu zaten o sıralar İngiliz basınının manşetlerindedir. İngiltere savaş kahramanı Wellington dükünün portresi, 1961 senesine kadar Leeds dükünün malvarlığına dahildir. Leeds dükü, mart ayında tabloyu açık arttırma ile satışa çıkarır ve Amerikalı bir petrol zenginine satar. İngiliz halkını galeyana getiren bu satış üzerine, hem genel öfkeyi dindirmek hem de resmin Birleşik Krallık dışına gitmesini engellemek isteyen hükümet, tabloyu geri satın alabilmek için Amerikalıya tamı tamına 2 milyon İngiliz Pound'u öder. Ardından resim National Gallery'de sergilenmeye başlar ve halkın ilgi odağı olur.
Daha 3 hafta geçmemiştir ki, tablo ortadan kaybolur! Derken Scotland Yard'a oldukça garip bir fidye talebi gönderilir. Talepte tablonun ederi kadar bir tutarın, yani 2 milyon Pound'un, oluşturulacak bir kamu fonuna aktarılması ve emekliler için tüm vatandaşların ödemekle yükümlü olduğu televizyon vergisinin bu fondan karşılanması istenmektedir. Art arda gönderilen mektuplara rağmen, İngiliz yasalarına riayet eden polis hırsızla pazarlık yapmayı reddeder ve dava çözümsüz kalır.

Birkaç yıl sonra, isminin Bay Bloxham olduğunu söyleyen 61 yaşında bir adam Birmingham tren istasyonuna çerçevesiz bir tuval bırakır. İncelemenin sonucun ne çıksa beğenirsiniz. Goya'nın çalınan Wellington Dükü tablosu! Üzerinden birkaç ay geçer, bu sefer isminin Bay Bunton olduğunu söyleyen yine aynı yaştaki bir adam polis karakoluna giderek soygunu kendisinin gerçekleştirdiğini söyler. Bu kişi gerçekten de daha önce 2 kez televizyon vergisini ödemeyi reddettiği için cezaya çarptırılmıştır, sonuç olarak çerçeveyi çalmaktan 3 ay hapis cezasına mahkum edilir. Ancak resmin çerçevesi asla bulunamaz.

Hırsızın kimliği halen tartışma konusu, çünkü birçok kişi 61 yaşındaki bir adamın Ulusal Galerinin duvarlarına tırmanabileceğine inanmamaktadır. Üstüne üstlük, 1969 yılında başka bir kişi karakola giderek Goya'nın gerçek hırsızın kendisi olduğunu iddia eder, Bay Bunton da itirafını geri çeker ve aslında suçu işlemediğini belirtir. Ancak bu yeni itiraf inandırıcı bulunmaz ve dava öylece tozlu raflardaki yerini alır. Soygunu kimin gerçekleştirdiği ise halen gizemini korumaktadır.

Peki vergiyle ilgili bir gelişme olmuş mu derseniz, aradan uzun yıllar geçtikten sonra nihayet İngiltere'de emeklilerden televizyon vergisi alınmamasına karar verilmiş ve bu garip talep yasal yollarla gerçekleşmiş.

Ne hukukçu ne de vergi uzmanı olmadığım için, olur da sürçülisan ettimse affınıza sığınıyorum sevgili okurlar. Siz siz olun, yaz sıcaklarında herhangi bir sebeple müze soygununa kalkışmayın!
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.