Reklamcılığın grafik tasarım tarafının en baba kâbusu, yapılan işin art direktör ya da müşteri tarafından beğenilmemesidir diyebilirim. Tasarımı yapılan iş daha en başta, art direktör tarafından çöpe atılabilir… Üzerinde değişiklikler istenebilir ve hatta bu değişiklikler bitmez tükenmez bir hal alabilir… İş ajanstan çıkar, müşterinin önüne gider… Şimdi yeni bir beğenme / beğenmeme süreci başlamıştır… Müşteri, Ali Ağaoğlu gibi “Bu değil!.. Bu değil!.. Bu da değil!.. Bu hiç değil!..” de diyebilir… “Güzel olmuş. Elinize sağlık…” diye başlayıp, “Ama…” ile devam eden bir değişiklik dönemine de girebilir.

Velhasıl, özellikle de sektöre yeni girenler başta olmak üzere, bu durumlarla karşılaşan tasarımcılar art direktörü, müşteri temsilcisini ve müşteriyi bir kaşık suda boğmak için fırsat kollarlar!

Art direktör onu özgür bırakmıyor, harika tasarımlar yapması için fırsat vermiyor ve sadece kendi istediğini yaptırmak istiyordur… Müşteri temsilcisi işi iyi anlatamıyor, müşteriyi ikna etmek için uğraşmıyor, müşteri ne derse tamam diyordur… Müşteri zaten tasarımdan ne anlar ki!.. Egosunu tatmin için bi’ sürü gereksiz şey yaptırıyordur…

Peki durum gerçekten böyle midir?..

Durumun gerçekten böyle olup olmadığı mevzuunu bir başka yazıya bırakıp, geçen yıl çok erken yitirdiğimiz karikatürist arkadaşımız Derya Sayın’ı anmak istiyorum. Çünkü… Bir yandan Derya’yı anarken, bir yandan da bu mevzu ile doğrudan ilgili bir şeylerden söz edeceğim.

Derya’nın her taramasından, taramalardaki her noktadan, her çizgiden enerji, coşku, heyecan fışkıran; yüreğimizin, ruhumuzun en ücra köşelerine dokunan karikatürlerini özleyeceğiz. Geçtiğimiz günlerde bilgisayarımdaki klasörlerden birinde isimsiz bir belgeye rastladım. “Bu ne ola?” deyip, açtım baktım… Derya’nın “Pamuk İpliği” kitabının arkasındaki yazıymış. Kitaptan tarayıp mı almışım, yoksa internetten mi bulmuşum hiç hatırlamıyorum!

Yazıyı tekrar okudum. Bir daha, bir daha!.. Çünkü bu yazı, ortağım Sefa’nın da, benim de, bizim gibi birçok insanın hayatına yön veren “Ovuz Abi”li dönemleri çok güzel anlatıyordu. “Bu yazıyı, bu yazıda içtenlikle anlatılanları ajanstaki genç arkadaşlarımla paylaşmalıyım” diye geçirdim içimden. Ajanstaki bir toplantımızı sadece buna ayırmayı düşünüyorum.

Yazısında sözünü ettiği o karikatürü, Ovuz Abi’nin “Olmamış bir daha!” talimatıyla kim bilir kaçıncı kez çizerken Ovuz Abi’ye içinden kim bilir neler diyen; o hafta karikatürünü dergide görmeyince Ovuz Abi’yi mahkemeye vermeyi düşünen sevgili Derya Sayın, yıllar sonra “Oğuz Abi çok iyi bir hocadır... Hayatta bazı tesadüfler vardır ve bu tesadüfler insanın gelecekteki hayatını belirler...” diyebilmiştir.

Bizlerdeki güzel bir şeyler için çok çalışma, bıkmadan usanmadan, yılmadan çalışma, asla pes etmeme, üretme aşkı, azmi, gayreti rahmetli Ovuz Abi’nin eseridir.

Derya’nın dediği gibi, “Hayatta bazı tesadüfler vardır ve bu tesadüfler insanın gelecekteki hayatını belirler”.
 
Hayatta her zaman güzel şeylere tesadüf etmeyi dileyelim. Sevgili Derya’yı ve Ovuz Abi’yi rahmetle anıyor; bu yazıma konu olan, Derya Sayın’ın 1996 yılında Parantez Yayınları’ndan çıkan “Pamuk İpliği” kitabının arka kapağındaki yazıyı (noktasına ve virgülüne dokunmadan) aşağıda paylaşıyorum:

“Ben 1962 yılında Trabzon’da doğmuşum... Çünkü o yıllarda daha Giresun’da doğum ameliyatı yapılmıyormuş. Tesadüf bu ya, benim doğduğum gün (Pazar) Giresunspor’un Trabzon’da maçı varmış Trabzon’a iki tane çakmışız. Babam, Giresun’dan maça gelen kitleyi bir kamyonu doldurmuş ve benim doğumevinin önünde ‘ooleeey... ooleeey... ooleeey’ çektirmiş... Annem de beni kitleye göstermiş... Sonra biraz büyüdüm... (İlkokul öncesi)... O zamanlar babam “Cum” okurdu... Ben Cum’u hiç sevmezdim. Akşam işten eve döner, Cum’unu uzun paltosunun cebinden çıkarır ve masanın üzerine yayar, ben de içimden ‘ayy yine mi bu gazete’ derdim... Fakat haftanın bir günü de o cebinden “Akbaba” diye bir dergi çıkarırdı... İşte bu tam benim dergimdi... Zeki Beyner Usta’nın mini eteğinin altından “mutlaka”kilolu görünen kara kirpikli, güzeller güzeli kızlarını seyretmek hiç de fena olmuyordu doğrusu... Her gün çıkmıyor muydu bu dergiden... Her gün alsaydı ya... Sonra ‘Akbaba’ kapandı. Daha da büyüdüm...

Gırgır dergisi benim için cuma günlerinin iple çekildiği bir dergi olmadı hiçbir zaman... Almazdım... Bir yerde rastlarsam eğer, görüntüsü hoşuma giden, az yazılı karikatürlere bakardım...

Bir gün üniversiteye girdim... Ve Gırgır çalışanlarıyla aynı sınıfta buldum kendimi... Oğuz Aral’ın meşhur pazartesi derslerine katılmaya başladım... Bir akşam üzeri ders dağıldığı sırada bana ‘sen kal dedi... Ben de kaldım... Masasını bana verdi... Süleyman Yıldız’la geçtiler odanın bir köşesine, ekmek arası köfte yiyerek satranca koyuldular. Benim çizmem gereken espri şuydu; fonda gökdelenlerden oluşmuş bir site var... Belli ki inşaat yeni bitmiş, elinde kazma küreklerle, siteyi görmeye gelen müteahhitin önünde ustalar, süklüm püklüm duruyorlar... Müteahhit, elinle yıkın der gibi bir hareket yaparak konuşuyor: OLMAMIŞ BİR DAHA... Oğuz abi bana bu ‘Olmamış bir daha’ karikatürünü o gece sekiz kez çizdirdi... Ona her gösterdiğimde OLMAMIŞ BİR DAHA dedi... Biz karikatür, karikatür de biz olmuştuk. Ben o gece bir karikatürü layıkıyla çizmenin bir site yapmaktan daha zor olduğunu gördüm... Karikatür çizmeyi bir gecede öğrendim ve o gece sevdim... Olay bitmişti benim için... Sonra karikatürümü bıraktım ve ağzım kulaklarımda fiyonk olmuş bir biçimde evimin yolunu tuttum... Cumayı iple çektim... Cuma sabahı bayiden bir Gırgır aldım... Karikatürümün basılmadığını görünce ilk aklımdan geçen Oğuz Abi’yi mahkemeye vermek oldu... Karikatürüm ondan sonraki hafta çıktı... Oğuz Abi çok iyi bir hocadır... Hayatta bazı tesadüfler vardır ve bu tesadüfler insanın gelecekteki hayatını belirler... Çok zengin mi oldum, çok şöhretli, çok vs. vs... Bunlar palavra. Bir ayrıştırma yapacak olursak eğer geriye tek bir şey kalıyor. Herkesin pek de önemsemediği, pek de anlayamadığı, yaşamın tümüne yayılmış bir ‘zevk’... Hayatta geçirilen hoş vakitler, elimizde olduğunu bildiğimiz hoş vakitler...

‘Seka’ kağıt üretimine devam ederse, ‘Pelikan’ çini mürekkepleri iflas etmezse, “Horoz” tarama ucu şirketi üretimine devam ederse, ben daha çok karikatür çizerim…”
Derya Sayın

* * *
Şimşek çeken paratoner!

Yeni yapılan apartmanların tepelerine yerleştirilen, kilometrelerce uzaktan görünen renkli ışıklarla bezeli, gösterişli, yüksek kuleler son birkaç yılda adeta moda oldu. Eyfel Kulesi gibi görüneni var, başka şekillerde olanları var… Sayıları “hızla” artıyor. Önceleri, apartmanların üzerine dekor olarak yapıldığını sanıyordum. Sonradan, bunların paratoner olduğunu öğrendim.

Adanalı Mimar Güniz Baykam Facebook’ta birkaç kere bu kuleleri eleştiren paylaşımlarda bulundu… Algıda seçicilik mi acaba?.. O yazdıktan sonra dikkatimi daha çok çeker oldu sanki… Şimdi, gece yolda giderken ister istemez gözüm kayıyor, bakıyorum ve düşünmeden edemiyorum, “Bu ışıklı kuleleri nasıl  konumlandırmak, ne olarak kabul etmek, ne isim vermek gerekir?” diye. Çünkü bu haliyle, asli görevi olan “paratoner”liğe ilave olarak başka bir şeye daha dönüşmüş durumda. Ama o şey ne?..

Haddimi aşıp, olumlu ya da olumsuz herhangi bir yorum yapmak da istemiyorum. Ama… Merak da etmiyor değilim. Mesela… Bu ışıklı kuleler, mimarın yaptığı tasarımda var mı, yoksa mimari projeye sonradan mı ekleniyor? Kulenin biçim, renk gibi özelliklerine kim karar veriyor?.. Ve… Mimarlar, bu konuda ne düşünüyor?..

* * *
“Senede bir gün” filmi ve kentsel dönüşüm

“Senede bir gün” filmini izlemeyen var mıdır? Vardır tabii ki. Özellikle genç kuşak… Eminim ki birçok gencimiz izlememiştir. Belki de çoğunun haberi bile yoktur bu filmden. Ben ilk kez televizyonun siyah-beyaz olduğu dönemlerde izlemiştim. Televizyon ile 1974 yılında tanıştığımızı düşünürsek, 70’li yılların ikinci yarısında izlemiş olmalıyım.

Senaryosunu Sadık Şendil’in yazdığı, yönetmenliğini Ertem Eğilmez’in yaptığı ve başrollerini Kartal Tibet ile Hülya Koçyiğit’in oynadığı bu efsane filmde, birbirini delice seven ama bir türlü kavuşamayan Nazlı (Hülya Koçyiğit) ve Emin (Kartal Tibet) her yıl senede bir gün, aynı saatte, aynı çay bahçesinde buluşurlar. Bu buluşmalar yıllarca devam eder… Ta ki, Emin o buluşmaya gelemeyinceye kadar! Gelememiştir… Çünkü Emin, artık yaşamıyordur.

Nazlı ile Emin’in o çay bahçesine kaç yıl gittiğini bilmiyoruz. Ancak Emin’in gelememesi üzerine yaşadıkları büyük aşkı çaycıya anlatmaya başlayan Nazlı’nın yaşını göz önüne alırsak… Nazlı epey yaşlanmış!.. O zaman, neresinden baksak 40-50 sene aynı çay bahçesinde buluşmuş olmalılar. Belki de 60?..

Son yıllarda artarak devam eden “kentsel dönüşüm” projeleri nedense bu “Senede bir gün” filmini getiriyor aklıma.
 
Düşünmeden edemiyorum… Bir zaman, sevgililerin buluştukları, el ele göz göze sohbet ettikleri, mutlu ya da mutsuz yüzlerce anı biriktirdikleri küçük çay bahçelerinin kaç tanesi yarınlara kalacak?.. Günümüzün Nazlı’ları, Emin’leri “Aşkımızın başladığı bu çay bahçesinde, bu masada, her yıl bugün, bu saatte buluşalım” diye söz verseler… Emin’ler, Nazlı’lar yaşasa bile o çay bahçesi yaşayacak mı?.. Emin ile Nazlı, bir yıl sonra geldikleri şirin çay bahçesinin yerinde dev bir AVM ya da TOKİ blokları görünce ne  hissedecek?..
 
Kentsel dönüşüm çalışmaları çok doğru bir amaç için başlatıldı. 1. Çukurova Yapı Zirvesi’nde Şekip Karakaya ayrıntılı bir şekilde anlatmıştı. Ülkemiz deprem kuşağı üzerinde yer alıyordu ve plansız kentleşmenin sonucu olarak on binlerce, yüzbinlerce yapı risk altındaydı. Büyük depremler olmasa dahi, bu durum yaşamsal ve ekonomik olarak her yönüyle büyük bir tehlike oluşturuyordu; devlet bu “tehlikeye” müdahale etmeliydi. Etti de. “Kentsel Dönüşüm Projeleri” dönemi süreci böyle başladı.
 
Ancak son zamanlarda… Bazı kentsel dönüşüm çalışmaları kamuoyundan eleştiri alıyor ve “Risk altındaki yapıların; çarpık, plansız, sağlıksız oluşan yerleşim alanlarının kentsel dönüşüm kapsamına girmesine bir itirazımız yok. Ama geçmişi neredeyse yüz yıl, hatta daha da eskilere uzanan, kentsel dokunun bir parçası olan mahallelerin, yerine yenisi asla  konulamayacak yeşil alanların yok edilip, yerine beton blokların doldurulmasına anlam veremiyoruz” deniyor.
 
Haklılar mı?..
 
Dünün Nazlı’larının ve Emin’lerinin aşklarının başladığı şirin çay bahçesinin yerinde şimdi beton bloklar yükseldiğini düşününce, “Haklılar” diyor insan ister istemez.
 
Peki uzmanlar, konunun profesyonelleri ne diyor bu duruma?..
 
Bunu da Çukurova Yapı Zirvesi’nde konuşmayı planlıyoruz. Çünkü “2. Çukurova Yapı Zirvesi”nin mottosunu “Kentsel dönüşüm…  Nasıl?” olarak belirledik.


* * *
Light Emitting Diode

Edebiyat, Fizik, Kimya, Tıp, Ekonomi ve Barış dallarında verilen Nobel Ödülleri’nin 2014 yılındaki Fizik Ödülü aklıma geldiğinde alıyor beni bir gülme!..
 
Şimdi “Nobel Ödülü sizi niye güldürüyor?” diyeceksiniz. Anlatayım.
 
Önce küçük bir hatırlatma yapayım… 2014 yılında Fizik dalında verilen Nobel Ödülü medyaya şöyle yansımıştı:
 
“Nobel Fizik Ödülü’nün bu yılki sahibi belirlendi. Japonya ve Amerika’da araştırmalarını sürdüren Isamu Akasaki, Hiroshi Amano ve Shuji Nakamura adındaki 3 profesör 2014 Nobel Fizik Ödülü’nü almaya hak kazandı. 1990’ların başında keşfedilen ilk Mavi LED’ler, 2014 yılının en başarılı projesi seçildi.
 
1 milyon dolar ödüle kayık görülen Mavi LED projesi ile mevcut kırmızı ve yeşil LED teknolojileriyle birleştirilerek, beyaz ışık kaynağı elde edilecek ve daha yüksek tasarruf sağlanabilecek.”
 
Buradan devam edeyim.
 
Teknoloji güzel bir şey. Faydalarını saymakla bitiremeyiz ancak eğri oturup doğru konuşalım…  Teknoloji estetikten, bilgiden, kültürden, kuraldan, düzenden, kontrolden uzak ellerde ciddi bir saçmalama, hayatı zehretme ve çirkinleştirme aracı haline dönüşüyor.
 
Yapılan yasal düzenlemelerle ciddi anlamda azalan SMS bombardımanlarını, email kutularımızı dolduran ve temizlemek için her gün neresinden baksanız bir saate yakın zaman harcadığımız “gereksiz” mesajları hatırlayalım… İnternet sitelerini okunmaz, izlenmez hale getiren, ekranların her bir yerinden fırlayıp çıkan ve büyük çoğunluğu hiçbir tasarım kaygısı taşınmadan hazırlanmış reklam benır’ları mesela… Ve bunlar gibi daha bi’ sürü şey!..
 
Neyse… Bizim Nobel ödüllü “LED” mevzuuna dönelim.
 
Akşam olup güneş battıktan sonra işten eve dönerken ya da yaşadığımız kentin caddelerinde, sokaklarında dolaşırken… Köşe bucak, ilgili ilgisiz, gerekli gereksiz her bir yerin hızla led ışıklarıyla donatılmaya başlandığını görüyoruz.
 
Her biri adeta bir sanat eseri olan, profesyonelce yapılan aydınlatmalardan söz etmiyorum tabi ki! Sözünü ettiğim, neden yapıldığının bile açıklaması olmayan, bulunduğu yerlere güzellik katmak bir yana dursun aksine çirkinleştiren, estetikten uzak led aydınlatmalarına sözüm. Durumun üzücü ve korkutucu yanı, bu sakil, kitsch salgının hızla, kontrolsüz bir şekilde yayılıyor olması! Binaların orasına burasına anlamsız bir şekilde döşenen LED şeritler… Köprülere, kulelere, tarihi eserlere, sütunlara ve bunlar gibi onlarca yere gerekli gereksiz yapılan, yanarlı dönerli LED aydınlatmaları… “N’olacak bu memleketin hali?” geyiklerine bu LED aydınlatma muhabbetleri de eklendi artık. Geçenlerde bir arkadaşım, “Memleket pavyon gibi oldu! N’olacak bu işin sonu?..” dedi.
 
İşte bu yüzden dedim, “Nobel Ödülleri’nin 2014 yılındaki Fizik Ödülü aklıma geldiğinde alıyor beni bir gülme!..” diye. O janjanlı LED ışıklarının önünden geçerken, “Yahu arkadaş” diyorum, “Adamlar bu LED’i siz şehirleri pavyona çevirin diye icat etmedi; Nobel’i bu yüzden vermediler elin Japon’una!..” Sonra Cem Yılmaz’ın kulaklarını çınlatıyorum “Eğitim şart!” diyorum ve ben de kendi kendime soruyorum: “N’olacak bu işin sonu?”

* LED (Light Emitting Diode / Işık Yayan Diyod)


* * *
Züğürt tesellisi mi?..

Bu fotoğrafı, Facebook'tan bir arkadaşım (Özer Dölekoğlu) paylaşmış ve "Müteahhit, yeterince arsa alamayınca çıldırmış" yazmıştı altına. Fotoğrafa baktım… Evet beton bloklar lego gibi üst üste yığılmıştı ama bu beton yığınının çevresindeki ormanlık alan da ziyadesi ile dikkat çekiyordu. “Acaba” dedim kendi kendime, “Yeşil alanları yok etmemek için mi böyle bir mimari kullanıldı?.. Proje, o ağaçlar yarınlara kalsın diye mi öylesine küçücük bir alana sıkıştırıldı, binalar üst üste yığıldı?..” Çarpık kentleşme denen illet, az gelişmiş ülkelerde yeşil alanları kanserli bir hücre gibi sarıyor, hızla yok ediyor. Böyle giderse… Gelecek kuşaklara yeşil namına bir dal bile kalmayacağını görmek için kâhin olmaya gerek yok! Bilmiyorum. Belki de bu karamsar ruh haliyle bakınca, fotoğraftaki yeşil alanlar beni mutlu etti, umutlandırdı?.. Belki de benimki… Züğürt tesellisinden başka bir şey değil!.. Ne dersiniz?.. Sizce hangisi?..

* * *
“Dövüş ustası olanlar öfkelenmezler, kazanma ustası olanlar korkmazlar, akıllılar dövüşmeden kazanır, cahiller kazanmak için dövüşürler.”
Sun Tzu
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.