Malumunuz mart başında üçüncü cemre toprağa düştü, 21’i itibariyle de günler uzamaya başladı. Artık resmen bahar mevsimindeyiz! Paris birkaç güneşli gün yaşasa da, bu satırları yazdığım sırada sergiler haricinde ilkbahara girdiğimizi söylemek güç... Ama tam ekinoks öncesi art arda açılan sergiler yok mu, işte onlar baharı, yeşili, yaz gecelerinin o yıldızlı, parlak koyu mavi gökyüzünü şimdiden önümüze serdiler. Bu sene manzara resimleri ve bahçeler Paris müzelerinde başroldeler: Tüm sanatseverlerin içini açacak çeşitli etkinlikler arasında özellikle Orsay Müzesi'nde “Yıldızların ötesi. Monet’den Kandinsky’e mistik manzara resmi” (Au-delà des étoiles. Le paysage mystique de Monet à Kandinsky), Grand Palais’de “Bahçeler” (Jardins) ve Luxembourg Müzesi’nde de “Yeniden keşfedilen doğa. Pissaro Eragny’de” (Pissarro à Éragny. La nature retrouvée) sergileri öne çıkıyor.

Paris’in 6’ncı semtindeki Luxembourg Bahçesi’nde, binası park içerisinde girişi Vaugirard Caddesi üzerinde yer alan Luxembourg Müzesi, 16 Mart’tan 9 Temmuz 2017’ye kadar bizleri empresyonizmin (izlenimcilik) öncülerinden Camille Pissaro’nun hayatındaki belirli bir döneme tanıklığa çağırıyor. Sanatçının yaşamının son yıllarına, özellikle 1884 -1903 tarihleri arasında Éragny-sur-Epte yöresinde gerçekleştirdiği resim, desen ve gravürlere odaklanan sergi, yaklaşık 36 yıl önce, 1980 - 81’deki retrospektifinin ardın dan Paris’te Pissaro’nun çalışmalarını sergilemek için organize edilen ilk geniş kapsamlı etkinlik. Aradan geçen bu sürede Japonya’da, Almanya’da, İngiltere ve Amerika’da adına büyük sergiler düzenlenen Fransız sanatçı 2017’de eşzamanlı iki sergi ile Paris sahnelerine dönmüş bulunuyor. Luxembourg Müzesi son dönem eserlerine odaklanırken, Marmottan - Monet Müzesi ise 23 Şubat'ta açılan ve 2 Temmuz tarihine kadar gezilebilecek “Camille Pissaro - İlk empresyonist” (Camille Pissaro “Le premier des empressionists”) sergisi ile ressamın tüm sanat hayatını ele alan bir monografi sunuyor. Tüm dünyadaki çeşitli müzeler ve özel koleksiyonlardan bir araya getirilen, sanatçının Antiller’deki gençlik yıllarından Paris, Rouen ve Le Havre’da gerçekleştirdiği serilere kadar yaklaşık 75 başyapıtı bu sergi kapsamında görmek mümkün. Cézanne’ın “ilk empresyonist” diye nitelediği Camille Pissaro, Claude Monet ile birlikte bu akımın kurucularından, aynı zamanda empresyonistlerin 8 sergisinin hepsine birden katılmış olan tek ressam. Monet’nin yol arkadaşı, Cézanne ve Gauguin’in hocası, Seurat’ya ilham vermiş, Signac’ı savunmuş, kısaca19’uncu yüzyıl Fransız resminde çok önemli bir rol oynamış bu sanatçıyı daha iyi tanımak isteyenler varsa önümüzdeki aylarda Paris sizi bekliyor! 

Söylediğim gibi, bu yıl empresyonistler her yerde. Zaten sürekli koleksiyonunda bu akıma geniş bir yer veren Orsay Müzesi, “Yıldızların ötesi” sergisinde aslında sadece empresyonizmi konu etmiyor, ondan etkilenmiş olan fovistlerden Nabiler ve Kanadalı ressamların oluşturduğu “Yediler” grubuna kadar geniş bir çerçevede “mistik manzara resmi”ni ele alıyor. Hem çok sayıda Claude Monet resmi hem de yine sergi dahilinde görülebilen ve etkinliğin afişini oluşturan Van Gogh’un 1888 tarihli ünlü “yıldızlı gece” tablosuyla tüm sanat meraklılarına göz kırpıyor. Doğrusunu isterseniz ben kendi kendime “Empresyonistlerden girer sembolistlerden çıkar bu sergi, hepsini de çok severim oh ne güzel!” diyerek gittim Orsay’a. Gelin görün ki sergi beni şaşırttı... 

Açıkçası uzun zamandır daha önce görmediğim resimlerle, hiç bilmediğim ressamlarla karşılaşmıyordum. Sergi için aralarında Paul Gauguin, Maurice Denis, Claude Monet, Ferdinand Hodler, Gustave Klimt, Edvard Munch, Vincent van Gogh gibi çok iyi tanıdığımız sanatçıların yanı sıra onlar kadar tanınmayan Charles - Marie Dulac, Wenzel Hablik gibi başka önemli Avrupalı ressamların da eserlerini içeren titiz bir seçki yapılmış. Bu sergi, özellikle Lawren Harris, Tom Thomson ya da Emily Carr gibi Kanada ekolünün 1920 - 30’lu yıllardaki önemli isimlerini bir araya getirmesiyle de kayda değer. Ben kendi adıma19’uncu yüzyıl sonunda yaşamış İsveçli Eugene Jansson ve Danimarkalı Ejnar Nielsen’i keşfetmenin mutluluğu içindeyim! Tabii benim bilgisizliğimden de kaynaklanan bir durum bu, şu ana kadar ne Kuzey Amerika ve özellikle Kanada resmine dair ne de İskandinav ülkeleri sanatına dair herhangi bir araştırma yapmamıştım, vesile oldu. Doğruya doğru, çok gezen çok biliyor. Avrupa’da İtalya - İspanya - Fransa üçgeninde dolaşıp henüz İskandinav ülkelerine hiç gitmediğimden sanatçılarını da tanımıyordum, oysa eserlerini Kopenhag ve Stockholm’daki Ulusal Sanat Müzelerinde görmek mümkünmüş, yeni tatil rotam belli oldu sanırım.



Orsay Müzesi'nin Kanada Ontario Güzel Sanatlar Müzesi (Art Gallery of Ontario) ile ortaklaşa hazırladığı “Yıldızların ötesi. Monet’den Kandinsky’e mistik manzara resmi” sergisi, 19’uncu yüzyıl sonu 20’nci yüzyıl başı manzara resmine farklı bir bakış açısı sunuyor: Doğa karşısında ressamın içsel arayışları ve mistisizm. Küratörlüğünü Guy Cogeval (Orsay ve Orangerie Müzeleri müdürü), Katharine Lochnan (Ontario Güzel Sanatlar Müzesi uluslararası sergiler küratörü) ve Orsay Müzesi’nden Beatrice Avani ile Isabelle Morin Loutrel’in gerçekleştirdikleri serginin parkuru 7 ana başlık etrafında oluşturulmuş, eserleri yer alan sanatçılar ise başlıklara göre sırasıyla: 

Contemplation (meditasyon, seyir): Claude Monet, Vincent van Gogh, Henri-Edmond Cross, Gustav Klimt, Odilon Redon, Henri Le Sidaner, Piet Mondrian, Wassily Kandinsky 

Bois sacrée (kutsal orman): Georges Lacombe, Paul Sérusier, Jan Verkade, Mogens Ballin, Emile Bernard, Maurice Denis 

Le divin dans la nature (doğadaki tanrısallık): Vincent van Gogh, Paul Gauguin, Paul Sérusier, Odilon Redon, Pierre Puvis de Chavannes, Angelo Morbelli, Giuseppe Pellizza da Volpedo, Giovanni Segantini, Edvard Munch, Maurice Denis 

L’idée du Nord (“Kuzey” fikri): Frederick H. Varley, Emily Carr, Marsden Hartley, August Strindberg, Lawren Stewart Harris, Gustaf Fjæstad, Ferdinand 

Hodler, Jens Ferdinand Willumsen, Tom Thomson 

La nuit (gece): Eugène Jansson, Vincent van Gogh, Fernand Khnopff, William Degouve de Nuncques, Tom Thomson, Grace Henry, James Abbott McNeill Whistler, Henri Le Sidaner, Ejnar Nielsen, Louis Welden Hawkins, Charles-Marie Dulac 

Paysages dévastés (Yıkılmış, harap olmuş manzaralar): William Degouve de Nuncques, Egon Schiele, Frederick H. Varley, A.Y. Jackson, Paul Nash, Marc Chagall, Félix Vallotton

Cosmos (kozmos, evren): Maurice Chabas, Arthur Garfield Dove, James “Jock” MacDonald, Georgia O’Keeffe, Edvard Munch, George Frederick Watts, Wenzel Hablik, Augusto Giacometti, Hilma af Klint, Theo van Doesburg ve bonus olarak hoparlörlerden sergi salonuna yayılan Leonard Bernstein yönetimindeki New York Filarmoni Orkestrası’nın 1988 yılı yorumuyla Amerikalı kompozitör Charles Ives’in 1906 tarihli The Unanswered Question (Cevaplanmamış Soru) bestesinden bir kesit. 



Sergiye başka bir meslek dalından ve sanat tarihi hakkında da çok bilgisi olmayan Fransız bir arkadaşımla gittik. Çıktığımızda anladım ki, ressamların tüm eserleri hakkında veyahut bir akımın genel hatları hakkında bilgi sahibi olmak o sergiyi, serginin konusunu anlamayı ve sunduklarından yararlanmayı kolaylaştırıyor. Ben Kuzey ülkeleri hariç gördüğümüz ressamların çoğunu zaten tanıdığımdan sergilenenler ile sanatçıların diğer eserleri, 19’uncu yüzyıl sonu resim akımları, mistisizm ve 1’inci Dünya Savaşı ekseninde sürekli bir karşılaştırma yapabildim. Ancak arkadaşım Monet ve van Gogh gibi birkaç “süper yıldız” haricindeki ressamlarla ilk kez karşılaştığını, sanatçıların daha önceki (ya da sonraki) işlerini bilmediğinden sergi kapsamındaki eserlerin tarihi önemini tam olarak anlayamadığını ve dolayısıyla benim kadar keyif almadığını söyledi, yine de tavsiye ettiğini iletiyor. 

Özellikle belirli bir tarihi döneme ve belirli bir coğrafyaya (Avrupa ve Kuzey Amerika) odaklandığından, bu sergiyi gezerken 5 avroya kıyıp audio guide (sesli rehber) almanızı tavsiye ederim sevgili okurlar. Beni sorarsanız; yeni ressamlar tanıdım, tanıdığım ressamların görmediğim birkaç eserini yakından inceleme fırsatı buldum daha ne olsun! Ama müzik haricinde kozmos başlıklı bölümden çok etkilenmediğimi itiraf etmeliyim, bana göre parkurun ilk 6 kısmı çok daha tatmin ediciydi. 

Orsay Müzesi'nden çıkar çıkmaz bir etkinlik daha yapalım derseniz, Grand Palais’ye değil de Rodin Müzesi’ne gitmenizi öneririm. Hem daha küçük, hem Orsay’a oldukça yakın mesafede, hem de sizi yormak yerine sergi yorgunluğunu üzerinizden atmanızı sağlayacaktır. Grand Palais’deki “Bahçeler” sergisini görmek için şöyle güzel, enerjik olduğunuz bir sabah ayırın bence. Çıkışta da Concorde Meydanı’na yürür ve Tuilleries Bahçeleri’nde dinlenirsiniz. 

Fragonard, Monet, Cézanne, Klimt, Picasso ve hatta Matisse... Yüzyıllardan beri en tanınmış, en üretken sanatçılar yeteneklerini kullanarak “bahçe”yi hep kutsamış, yenilemiş, değiştirmişler: “Bahçeler” bir hayal gücü ve özgürlük alanına dönüşmüşler, sanat tarihine damgasını vuran birçok başyapıt da bu alandan çıkmış. Grand Palais, pek alışılmadık bir kurguyla işte tüm bu başyapıtları bir araya getirerek ziyaretçilerini “bahçe” teması etrafında, Rönesans’tan günümüze toplam 6 yüzyıla yayılan bir peysaj mimarisi, tasarım ve sanat tarihi yolculuğuna çıkarıyor. Resimler, heykeller, fotoğraflar, desenler, enstalasyonlar, videolar, sergi dahilinde kurgulanmış işitsel ve kokusal (olfaktif) alanlar... Baharın gelişiyle algılarımızın da iyice uyandığı bu günlerde, Grand Palais’nin bizlere önerisi gözlerimizi bayram ettiren, gerçekten de tüm duyularımıza hitap eden şiirsel bir sergide çok da kısa olmayan bir gezinti... 15 Mart tarihinde kapılarını açan “Bahçeler”, 24 Temmuz 2017’ye kadar açık olacak. Albrecht Dürer’in bir tutam ot ve hasekiküpesi çiçeğinden Gilles Clément’ın “jardin planétaire” (gezegen bahçesi)’ne, tasarımda boyut ve ölçek oyunları bu serginin sorguladığı konuların başında geliyor. Sergi parkuru toprakla başlıyor, “gezegen bahçesi”nden imgeye, görüntüye geçiyor bizleri resimlerle buluşturuyor ve oradan yarının bahçelerini nasıl tanımlayacağımıza, geleceğin yeşil alanlarını belirleyecek sanatsal ve sosyal değerlere, botanik bilimine doğru ilerliyor. 

“Bahçeler” sergisi 3 zamansallık modeli ve çağrıştırdıkları etrafında şekilleniyor: Doğa’nın döngüsü, hayatın ritmini sağlayan mevsimler ve gezinti zamanı. Bu sayımızda sizleri götürdüğüm 3 etkinlik arasında tartışmasız benim en hoşuma giden Grand Palais’deki sergi oldu, belki diğerlerine oranla daha geniş bir dönemi kapsıyor oluşundan, belki sadece resim değil çeşitli disiplinlerde eserlerle bizleri buluşturmasından, belki de baharın gelişinden bilemiyorum... Ama biliyorsunuz zevkler göreceli, siz hepsini görün kendi kararınızı öyle verin. 



Şimdilik kısa bir ara için izninizi rica ediyorum değerli okurlar, önümüzdeki yazımda biraz Avrupa heykel sanatından ve Rodin’in sanat tarihindeki rolünden, biraz da magazinden; sanatçının Fransız heykeltıraş Camille Claudel ile yaşadığı çalkantılı aşktan bahsedeceğim sizlere. 

2017, Auguste Rodin’in (1840 -1917) ölümünün 100’üncü yılı ve sanatçının adını taşıyan Rodin Müzesi ile Grand Palais’de Fransız heykeltıraşın anısına iki önemli sergi açıldı: Rodin Müzesi 14 Mart – 22 Ekim 2017 tarihleri arasında gezebileceğiniz “Kiefer – Rodin”, Grand Palais ise 22 Mart - 31 Temmuz arasındaki “Rodin, 100. Yıl” sergilerine ev sahipliği yapıyor, aklınızda bulunsun. Temmuz - Ağustos sayımızda görüşmek üzere, hoşça kalın...
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.