Bizim reklamcılık sektörünün en itibarlı yarışmalarından biridir Kırmızı Ödülleri. 2003 yılında, Hürriyet Gazetesi tarafından “Kırmızı – Basında En İyiler” ismiyle başlayan yarışma, geçen zaman içinde Kırmızı, Kırmızı Bölge, Genç Kırmızı, Canlı Kırmızı, Dijital gibi yeni kategorilerle büyüdü. Hürriyet Gazetesi üç yıl önce bizim Kırmızı Ödülleri’ne benzeyen yeni bir yarışma başlattı. Sign Of The City isimli bu yarışma, gayrimenkul sektöründeki nitelikli projeleri ödüllendirmeyi ve kentlere fark yaratan projeler kazandırmayı teşvik etmeyi amaçlıyor. Bu amacını da başarıyla gerçekleştirdiğine inanıyorum.



Sign Of The City’nin bugüne kadarki üç yarışmasının da ödül törenini izleme olanağım oldu. Sadece yarışmaya katılanları değil, izleyenleri bile heyecanlandıran bir ortamda, görkemli bir tören ile veriliyor ödüller. Eminim ki her müteahhit, her mimar böyle bir ortamda Sign Of The City heykelciğini havaya kaldırmak ister. En İyi Konut, En İyi Ticari Projeler, En İyi Hizmet Yapıları, Mimarlık kategorileri ve bunların alt kategorilerinde verilen ödüllere sadece İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerden değil, Anadolu’nun diğer kentlerinden de çok sayıda katılım oluyor ve ödül alıyor.

Çok yakın bir gelecekte, bizim bölgemizde proje yapan müteahhitlerimizi, mimarlarımızı da o görkemli sahnede Sign Of The City heykelciğini gururla kaldırırken göreceğimize inanıyorum. Gerçi bizim bölgemizden çıkıp büyüyen, genç ve başarılı iş adamı Erden Timur’un yönetiminde artık uluslararası bir marka haline gelen ‘Timur Gayrimenkul Geliştirme Yapı ve Yatırım’ın NEF’i, Sign Of The City’den her yıl birkaç ödülle dönüyor ama… Biz, Adana’da, Mersin’de, Gaziantep’te, Hatay’da, Kahramanmaraş’ta, Osmaniye’de, Niğde’de bu bölgenin iş adamları ve mimarları tarafından yapılmış projeleri de görmek istiyoruz bu büyük yarışmanın ödül kürsüsünde. Ve yukarıda dediğim gibi, göreceğimize de yürekten inanıyoruz.

Eski bağ evleri

Çocukluk zamanımdan hatırlıyorum… Topel Durağı’ndan Karabucak Camii’ne giden yolun üzerinde genişçe bir bahçenin içinde iki katlı bir bağ evi vardı. Oradan geçerken dikkatimi çekerdi. O bağ evinin, yıllar sonra tanıştığım İbrahim amcaların olduğunu öğrendim. 1984 yılında Alinur abinin kurduğu Genpaş isimli reklam ajansında çalışmaya başlamıştık. İbrahim (Aydın) amca da bu ajansta grafiker olarak çalışıyordu. Bir gün İbrahim amca ile sohbet ederken laf lafı açtı, bağ evlerinden konuşmaya başladık. “Bizim bağ evi Topel durağının orada” dedi. Biz şaşırdık, “Nasıl yani?” dedik, “Orada bağ evi mi olur?.. Her taraf mahalle orada!” İbrahim amca, “Eskiden öyle değildi tabii” dedi ve anlatmaya başladı.

İbrahim amcaların evi Çınarlı mahallesindeymiş (Yanlış hatırlamıyorsam, şimdi Divan Oteli’nin bulunduğu yerin oraları tarif etmişti)… Yaza çıkarken Baraj Yolu’ndaki o bağ evine göçer, yaz sonunda da tekrar “şehre” dönerlermiş. 

İbrahim amca, “Yazın şehir çok sıcak olurdu. Nefes alırdık biraz bağda. Zaten o yıllarda oraların her tarafı bağdı” diye anlatırdı.

Benim çocukluğum da “Baraj Kapısı”na varmadan ve o zamanki adı Serinevler olan mahallede geçti. Gerçi o zaman mahalle mi vardı ki!.. Sekiz on ev ya vardık ya yoktuk. Oraların da her yanı bağ bahçeydi. O bağlarda da İbrahim amcalarınki gibi bağ evleri vardı. Çoğu tahtadan yapılmış bu evlerin önlerinde büyük dut ağaçları ve mutlaka bir kuyu bulunurdu. Sonbaharda sahipleri şehre göçünce, o evler bizim perili evimiz olur, bahçelerinde kendi çocukluk masallarımızı
yaşardık. 

Ne kadar hızlı, düzensiz, estetikten uzak ve hoyratça yapılaştırdık, mahvettik o güzelim bağların olduğu yerleri... Ve o günlerin üzerinden daha 20-30 sene bile geçmemişken, yıkıp yeniden yapmaya çalışıyoruz. Oysa oralara, torunlarımızın torunlarına bile gururla bırakacağımız muhteşem bir kent kurma olanağımız vardı. Bu mümkündü!

Neyse… Laf başka yerlere gidiyor!..  Konu bu değildi.

Geçenlerde bir yerlere gidiyorum arabayla… Neredeydi tam hatırlamıyorum; aynı o çocukluğumdaki bağ evleri gibi bir evin önünden geçtim. Çevresindeki apartmanların arasına sıkışıp kalmış, küçücük bahçesindeki birkaç badem ağacı, kuyusu, kapı önündeki derme çatma tahta kerevet bile hâlâ duruyordu. “Nasıl olmuş da fark etmemişler bunu? Vadesi yetmemiş demek ki; daha yiyecek ekmeği varmış” diye geçirdim içimden. 

O zaman geldi aklıma.

Diyorum ki… O eski bağ evlerinin fotoğraflarından bulabilir miyiz acaba?.. Son yılların en muhteşem, en samimi işlerden biri olduğuna inandığım, Facebook’taki “Adana’nın Eski Fotoğrafları” grubundan yardım istesek?.. Ve o günleri yaşayan birkaç kişiye anlattırsak?..

Ne dersiniz?.. Hoş olmaz mı?..


Notlar

Adana deyişiyle yazayım; “elinizin artığı” bir süre önce Facebook’ta bir sayfa yaptım kendime. “Notlar” ismini verdiğim bu sayfada, fotoğraf başta olmak üzere, gezi notu, anekdot, mırıldanmalar filan paylaşmayı düşünüyorum. Bazen de hepsi bir arada olacak muhtemelen. (Merak eden okuyucularımız için sayfanın adresini de yazayım: facebook.com/onculnotlar)

Sayfa epey ilgi gördü Facebook sakinlerinden; ben bu satırları yazarken 5 bin civarında takipçiye ulaşmıştı bile. E hoşuma gitti tabii. :))) 

Gerçi o fotoğraflar Instagram hesabımda da var ama orası pek bir “yerim dar” vaziyetinde gibi geliyor bana. Facebook biraz daha özgür, rahat ve hatta samimi gibi sanki... 



Bu fotoğraf “Notlar”daki fotoğraflardan biri. İstanbul’da, İstiklal Caddesi’nde çekmiştim. Fotoğrafın altına yazdığım üç beş satır mırıldanmayı da aldım buraya.

Siz onları okurken, ben de yeni bir şeyler hazırlayayım sayfa takipçilerim için.

10 Kasım sabahıydı... Gerçi pek de sabah sayılmazdı; vakit öğleye daha yakındı ama ne de olsa sonbaharın son demlerini yaşıyorduk ve üşütmese de hava hayli serindi. "Hadi" diyordu o güzel, serin hava, "Yürümek için bundan güzel fırsat mı olur?.. Hadi, yürü!"

Yürümek uyku gibi bir şey. Hayatın hayhuyundan, yalanından, riyasından, üzmekten başka bir işe yaramayan gerçeklerinden, yorgunluklarından, bıkkınlıklarından uzaklaştırıyor, kendi ile baş başa bırakıyor insanı. Unutuluyor olan biten, unutulmasa da çok bir önemi kalmıyor. Ondan
sonra her adım bir rüya, her yol derin bir uyku!..

Dalıp gidiyorsun.

Böyle bir yürüyüştü işte.

Meydan tarafından girdim İstiklal'e, Tünel'in oraya kadar yürüdüm yavaş yavaş... Bu dayı da o yolda çıktı karşıma... Günün daha başında yorulmuş gibi bakıyordu hayata. Bilmiyorum... Belki de bana öyle geldi. Fotoğrafı çekerken göz göze geldik; başıyla hafifçe selam verdi, belli belirsiz gülümsedi ve o işini yapmaya, ben yürümeye devam ettim.


“Her kaynağa şüpheci bir gözle bakmalısınız. Bana neye güvenmeleri gerektiğini soranlara cevabım her zaman ‘kendi zekâ ve aklınıza’ olmuştur ve bu durum benim söylediklerimi okurken de geçerlidir."

Noam Chomsky

 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.