(*Bu cümleyi sosyal medya hesabında çok sevgili arkadaşım Dr. Seval Eren yazmıştı. Çok hoşuma gitti konusu aşk olan bir yazı için izni ile hemen kullanmak istedim.)

Güvey, canımın içi, 
Gönül açar güzelliğin, bal gibi tatlı, 
Aslan, canımın içi, 
Hoştur güzelliğin, bal gibi tatlı. 
Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım, 
Güvey, yatak odasına götür beni, 
Beni esir ettin, titreyerek önünde durayım, 
Aslan, yatak odasına götür beni. 
Güvey, seni okşayayım, 
Sevdalı okşayışların baldan daha tatlıdır, 
Balla dolu odada, 
Gönül açan güzelliğinin tadını çıkaralım...  
Ruhun, bilirim ruhunun nerede neşelendiğini, 
Güvey, şafağa değin uyu evimizde, 
Yüreğin, bilirim yüreğinin nerede sevindiğini, 
Aslan, şafağa değin uyu evimizde. 
Sen, beni sevdiğin için, 
Yalvarırım okşayışlarını ver bana.

Bu şiir dünyanın bilinen ilk aşk şiirinden bir bölüm. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde Sümerlere ait eski bir kil tablette çivi yazısı ile yazılmış bu aşk şiirinde Tanrıça İnanan ile Çoban Dumuzzi’nin aşkları, evlilikleri ve ihanetleri anlatılmaktadır.


Antik çağlarda aşktan, ihanetten, tutkudan bahsedeceksek Antik Yunan mitolojilerinden bahsetmeden olmaz. Homeros sağ olsun öyle renkli, öyle yaratıcı, öyle entrika dolu aşk öyküleri anlatmıştır ki bu çağa ait, günümüzde bile rastgele kullandığımız birçok sözcük bu öykülerden gelmiştir. 

Örneğin “Platonik Aşk” sözcüğü Platon’un kendi okulundaki bir öğrencisine duyduğu karşılıksız  aşktan türemiştir. Her ne kadar Platon’un bu derin aşkı duyduğu kişi hemcinsi olsa da günümüzde her türden karşılıksız, uzaktan duyulan aşk platonik aşk olarak tanımlanmaktadır. 

Bir başka öyküde orman perisi Echo, geyikleri kovalayan bir avcı gördü. Adı Narcisse olan bu genç avcıdan daha yakışıklı bir delikanlı az bulunurdu. Onu görür görmez Echo şiddetli bir aşka tutuldu. Gizlice onu takip ediyor, günden güne aşkı alevleniyordu. Derdini açığa vuramıyordu. Delikanlı da izlendiğini hissediyor ve rahatsız olup ormanlara kaçarak gizleniyordu. Ümitsizliğe kapılan Echo başarısızlığını saklamak için derin bir mağaraya kapandı. Artık dağlarda görünmez olmuştu. Beslediği aşk onu günden güne eritti. Bütün vücudu tükendi, kanı çekildi. Ondan geriye yalnız kemikleriyle sesi kaldı. Kemikleri kaya şeklini aldı, sesi ise her tarafta dolaşarak seslenenlere cevap verir oldu. 

En güzel aşk öykülerinden biri Eros’un aşkı olmalı elbette

Aşkta “güven” ve “teslimiyet” Psyche’nin hikâyesinde en içten şekilde anlatılmıştır. Psyche, bir kralın üç kızından biriydi; fakat o kardeşlerinden farklı olarak o kadar büyüleyici bir güzelliğe sahipti ki herkes Afrodit’i bırakmış, ona tapınmaya başlamıştı. Afrodit tapınağının sunakları artık bomboştu ve herkes hediyelerini Psyche’ye götürüyordu. Bu durumdan aşk tanrıçası Afrodit küplere biniyor, kıskançlığından çatlıyordu. İntikam almak için iş başa düşünce oğlu Eros’a gitti ve ondan için Psyche’ye cezasını vermesini istedi. Halk, Psyche’ye taparken babası ve Psyche bu durumdan hoşnut değillerdi, çünkü Psyche artık aşık olmak ve evlenmek istiyordu, fakat kimse bir kralın kızı olan bu büyüleyici kadına yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Halkın gözünde Psyche artık tanrıçalaştırılmıştı. Bu duruma üzülen kral, ailesini alıp geleceği sormak için bir kâhine gitti. Kahin, Psyche’nin mutluluğu için onu alıp bir dağın tepesine çıkmaları gerektiğini, oradaki uçurumun kenarında bekleyen Psyche’yi dev bir kara yılanın gelip alacağını ve kocasına götüreceğini söyledi. Önce bu duruma çok üzülseler de başka çözümleri olmadığını anlayan aile, kızlarını uçurumun kenarına götürdüler ve o sırada pamuk gibi beyaz bir bulut geldi, Psyche’yi içine aldı ve kız derin, yumuşak ve ılık bir uykuya daldı. Bulut onu çok uzakta bir sırça saraya götürdü. Psyche gözlerini açtığında etrafında onun hizmetkarları olacak melekler vardı. Hizmetkarları Psyche’nin bir dediğini 2 yapmıyorlardı ve Psyche günlerini sadece gece odası kapkaranlıkken gelen kocasını bekleyerek geçiriyordu. Eşinin Psyche’den sevgisi karşılığında tek istediği, onun yüzünü görmeye çalışmaması ve ona sonsuz güvenmesiydi. Psyche de bu durumdan memnundu, çünkü kocası da çevresindeki diğerleri de her istediğini yapıyorlar, onu çok seviyorlardı. Gel zaman git zaman, Psyche mutsuz olmaya başladı, çünkü kocası onu bu altın kafeste mutlu etse de ailesini özlüyordu, onları görmek için çıldırıyordu. Bir gün kocasına bu isteğinden bahsetti, kocasıysa bir şartla gidip onları görebileceğini söyledi; Psyche’den bir şey yapmasını isterlerse onu yapmayacaktı. Psyche’nin isteği karşılığında bu, çok kolay bir şarttı. Ailesinin yanına gittiğinde hepsi onu özlemle karşıladılar. Hepsi birbirini çok özlemişti, onu çok merak etmişlerdi, bir sürü sorular soruyor ve duyduklarıyla dehşete düşüyorlardı. Psyche, kocasını sadece geceleri yanında bulduğunu ve asla yüzünü göremediğini ama çok iyi kalpli bir insan olduğunu ve onu çok sevdiğini anlatınca kız kardeşleri kıskançlıktan çatlarken, gayet fesatça bir fikir ürettiler; belki de Psyche’nin kocası gerçekleri saklamaya çalışan bir canavardı ya da o kadar çirkindi ki bundan çok utanıyordu. Fesatça fikirlerinin ardından, Psyche’nin kafasını bir sürü sorularla doldurdular ve ona bir gece kocası uyurken bir hançer alıp mum ışığında bakmasını söylediler. Psyche eve döndüğünde aklını bu sorular kemiriyordu ve akşam merakına yenik düştü, kocası uyurken eline bir mum, bir de canavarsa ve uyanıp saldırırsa diye hançer alıp kocasının yüzüne doğru eğildi. Güllerle kaplı bir yatakta yatan dünyanın en yakışıklı, en mükemmel erkeğini, kocaman beyaz kanatlarını ve yanında duran bir okla yayları gördü. Kocası aşk tanrısı, Eros’tu. Psyche adeta büyülenmişti ve kocasına bir kez daha aşık olmuştu. Bakarken, elindeki mumu unuttu ve dalgınlığından mumdan kızgın bir damla Eros’un kanatlarına damladı. Damlanın verdiği sıcaklıkla uyanan Eros, ondan istediği tek şeyi de yapmayan Psyche’yi görünce hayal kırıklığına uğradı ve pencereden uçarak onu terk etti. Psyche ne yapacağını şaşırdı, teker teker tüm tanrılara gidip Eros’u ona geri dönmesi için ikna etmelerine yalvardı, fakat Eros Olimpos Dağı’nın tepesinden Psyche’yi sadece seyrediyordu, onu hala çok seviyordu fakat yaşattığı hayal kırıklığını unutamıyordu. Psyche, son şansı olarak kendisinden nefret ettiğini bildiği Afrodit’e yalvarmaya gitti. Afrodit ise onu soğuk ve düşmanca bir gülümseyişle karşıladı ve onun iyi bir eş olup olamayacağını test edeceğini söyledi. Psyche’ye yapmadığını bırakmadı, önce bir sürü tahılın içinden tane buğdayları ayırttı, sonra da gidip altın koyunların tüylerini kırpmasını istedi, son olarak da Hades’in karısı Persephone’den büyülü makyaj kutusunu almasını ama ne olursa olsun kutunun içine bakmamasını söyledi. Maalesef Psyche bir kez daha merakının gazabına uğradı ve zor da olsa alabildiği kutunun içini açıp baktı, kutunun içindeyse gözle görülebilir bir şey yoktu; sadece ölüm uykusu... Psyche orada uyuyakaldı ve nefes alışı durdu. Bunu gören Zeus daha fazla dayanamadı, Eros’u yanına çağırdı ve buna bir son vermesini, artık onu affetmesini söyledi. Eros, gidip Psyche’yi alıp Olimpos Dağı’na getirdi. Zeus’un önünde Psyche’ye önce ambrosia içirip ölümsüzlüğe kavuşturdular, sonra da Psyche ile Eros evlendi. Tanrı ve tanrıçaların arasında sonsuza dek mutlu yaşadılar.

Antik Yunan tarihçilerine göre evrenin yaradılışı ve tanrıların doğuşu

İsa’nın doğuşundan bin yıl önce; Homeros’un devrinde bile Yunan Tapınağı “mabedi” vardı. İlyada ve Odisse de Yunanlıların inandıkları tanrılar ve tanrıçalar; efsaneleri ve özellikleri ile biliniyor, tanınıyordu. Fakat bu efsaneleri anlatan şair Homeros, tanrıların geçmişlerini ve nereden çıktıklarını hiç anlatmamıştır. O sadece Zeus’un Kronos’un oğlu olduğunu, Okeanos ile karısı Thetis’in bütün tanrıların ve varlıkların sahibi olduğundan bahseder. Sonraları Yunanlılar inandıkları tanrıların tarihlerini, onların nasıl ve nereden çıktıklarını aramaya başladılar. Eski Yunanlıların öğrenmek istedikleri ilk şey “Dünyanın yaradılışı” meselesidir. Onlar yerin, göğün, denizin, ışığın, suyun, havanın nasıl yaratıldığını bilmek istiyorlardı. Yeterli bilgileri olmadığından bütün bu şeyleri ve diğer tabiat olaylarını canlı birer varlık gibi hayal ederek, incelemeye koyuldular. Yeri, göğü, suları birer tanrı saydılar. Onlara kendi kafalarında birer insan şekli verdiler. Eski Yunanlılar, yeryüzünün yepyeni olduğu, daha kesin biçimini almadığı döneme Khaos adını takmışlardı. Khaos kelimesi büyük bir karmaşayı anlatmak için kullanılır ve eski Yunanlılarda yeryüzünün ilk halini bir karmaşa, karışıklık olarak görüyorlardı. Efsanevi tanrılar, işte bu el değmemiş karmaşık toprağa bir düzen getiriyorlardı. Kargaşadan ilk çıkan Gaia yeryüzünün anası ya da ana tanrıçasıydı. Gaia dünyaya birçok tanrı ve tanrıça getirdi. Yunanistan’ın en yüce dağı, tanrıların mekanı sayılan Olympos’ta egemenlik kuran o büyük tanrılar ailesi Gaia’nın soyundan gelmedir. Gaia’nın çocukları eski çağ tanrılarının en güçlüleriydi, Yunanlılar da Romalılar da onları el üstünde tutarlardı. Gaia ölümsüzlerin yeri ve yıldızlarla bezeli olan göğü yani Uranos’u yarattı. Ona, yani göğe kendisini de içine alsın kaplasın diye kendi büyüklüğünü verdi. Ondan sonra Gaia yüksek dağları, ahenkli dalgaları bulunan Pontos’u, denizi meydana getirdi. İşte bu sayıda anlatacağım kentin öyküsü bu. Evet, mitolojiye göre böyle yaratılmış Atina.

Antik Yunan’dan bu yana başkent: Atina 


Atina, Roma ve İstanbul; dünyanın en önemli kültür başkentleri. Günümüzde çağdaş olan her şeyin doğduğu topraklar bu üç kent dünyada. Bana göre aralarında çok ince bir çizgi var farklılıklarını anlatan. 
Roma ve İstanbul payitaht. Dünya bu iki kentten yönetilmiş asırlar boyu. Her şey dünyaya bu iki kentten yayılmış, dünyadaki her şey bu iki kentte akmış. Atina bu anlamda biraz daha farklı konuma oturuyor 3 büyük kent içinde. Daha sanatsal, daha romantik, daha felsefi, daha sportif, daha eğlenceli bir kent Atina. Savaşmaktan ziyade tartışmayı tercih eden bir kent. İlla güç göstermek istiyorsa bunu sportif müsabaka yaparak, olimpiyat düzenleyerek gösteren bir kent. Sonrasında da şenlikler düzenleyip bunu kutlamayı seven bir kent. 

Günümüzde de Atina geçmişten farklı değil. Yıllarca politikacılar sayesinde 2 düşman ülke olarak yetişip yıllar sonra birbirini bulan kardeşler gibiyiz artık. Yıllar sonra biz onları, onlar da bizi bulmaktan oldukça memnunlar gözlemlerime göre. Elbette bizde de, Yunanlılarda da faşistler, kafatasçılar, din savaşçıları hala var ancak bunlar geçmişe göre oldukça azınlıktalar.

Atina, dünyanın en büyük başkentlerinden biri değil

Gitmeden önce; yıllardır filmlerden, romanlardan, kitaplardan öyle bir Atina oluşturuyorsunuz ki kafanızda Atina’ya gittiğinizde sizin hayalinizdeki Atina ile gerçek Atina’nın ne kadar farklı olduğunu görüp üst üste şoklar yaşıyorsunuz. Bu sözlerimden sakın ha olumsuz anlamlar çıkarmayın. Gerçekte gördüğünüz Atina, hayalinizdeki Atina’dan çok daha güzel.

Atina’ya giderken beklentiler büyük bir başkente gittiğiniz şeklinde oluyor haliyle. Ama Atina topu topu 600-700 bin nüfusa sahip bir kent. Çevresi ile birlikte toplamda 4 milyon civarında insan yaşıyor. Atina ile ilgili düşündüklerinizle çelişen ilk konu bu oluyor. Diğeri ise Atina’da çok katlı gökdelen ve AVM yok. Bu da ikinci çelişik durum olacak karşılaşacağınız. Hani deseniz bir alışveriş merkezini gezelim, vitrinlere bakalım; ne yazık ki böyle bir şansınız yok. Atina halkı ne yapıyor diyorsanız; ücretsiz toplu taşıma araçlarına binerek şehir içindeki ücretsiz plajlarda güneşlenip denize girerek vakit geçiriyor zavallıcıklar. Denize girmekten sıkılırlarsa Plaka Bölgesi’nde veya Gazi Bölgesi’nde bir tavernaya, bir kafeye oturup bir şeyler içiyor, kahkahalar atıyor, sohbetler ediyorlar. Ne kadar sinir bozucu değil mi? Tamam tamam, sinirlerinizi tamamen bozmadan kısaca anlatmaya çalışayım müsaadenizle sizlere Atina’yı.

Derli toplu, orta ölçekli güzel bir Akdeniz kenti Atina. Her yeri gezmek ve her şeyi yaşamak için iki bilemediniz üç gün yeter de artar bile Atina’da. Görülmesi gereken yerler sıralaması yapacak olursak on civarında yer var toplamda. Hepsi yürüme mesafesinde en kötü ihtimalle kısa mesafe taksi ile gezilebilir tüm Atina.

Monastiraki:
 Kentin ana merkezi burası. Her yerden buraya, buradan da her yere gidiyorsun.  Bizim için Taksim veya Sultanahmet neyse, Atina için de burası aynı. Merkezin ortasında Osmanlı Camii var. Camii olarak kullanılmıyor ama birçok diğer örnekte olduğu gibi kilise olarak da kullanılmıyor. Müze yapmışlar. Ufak tefek hediyelik eşya vs. almak için ideal bölge burası. Meydanın ortasında ana metro istasyonu sayesinde her yere kolayca ulaşılabilir veya birisi ile buluşacaksanız en kolay seçeceğiniz yer burası. Bu arada bu meydan pazar günleri bitpazarı oluyor, bilginiz olsun.

Ancient Agora of Athens: Meydana 100 metre kadar yürüme mesafesinde yer alan bu çok güzel tarihi bölgeye gidilebilir. Gerçi şehrin her yerinde tarihi kalıntılar görmek mümkün burası da diğerleri gibi çok iyi korunmuş bir tarihi bölge.

Plaka: Aslında neresi Monastiraki neresi Plaka başta çok ayırt edemiyorsunuz. Gezdiğiniz bölge bizim Beşiktaş Çarşı, Kadıköy Balık Pazarı kadar bir bölge. Plaka en bilinen bölgelerin başında yer alıyor. Biraz dolaşıp oyalandıktan sonra, soluklanıp bir şeyler yemek için hemen yürüme mesafesinde yer alan Plaka Bölgesi’nin taş sokaklarla döşenmiş olan sokaklarında kaybola kaybola yolumuza devam edebilirsiniz. Sokakların sağında, solunda büfeler, restoranlar, butikler dikkatinizi çekecektir. Bölge Osmanlı zamanında Türk mahallesi olarak biliniyormuş. İstediğiniz restorana girebilirsiniz. Porsiyonlar bol, fiyatlar makul. Ne var diyorsanız akla gelen her şey. Lahmacun, tantuni bile var. Tabii bunlar Atina lezzetleri değil. Tavsiyem Souvlaki yemeniz. Souvlaki bizim Adana Kebabı’n Yunanlı kardeşi. Yağı biraz daha bol, eti kuzu eti (domuz ve tavuk da var), kıyması biraz daha iri doğranmış. Adana ve şiş kebap arası bir kebap. Yoğurtlusu var, tereyağlısı var, tandırda olanı var, ekmek arası var. Seç beğen al. Restoranlarda ne menüde ne siparişte zorlanmazsınız. Zira tüm Yunanistan’da olduğu gibi Atina’da da menüler Türkçe ve garsonların çoğu zaten yarım yamalak da olsa Türkçe konuşuyorlar.

Akropolis Müzesi (Acropolis Museum):
Buraya kadar gelmişken dünyanın en meşhur müzelerinden birini gezebilmenin heyecanı ile giriyorsunuz müzeye. Antik bir kentin üzerine kurulmuş müzeye daha girerken bir yandan yürüyüp bir yandan cam tabandan antik kenti görmek heyecanlandırıyor. Kocaman bir müze girişte kocaman bir müze mağazası. Heyecan artıyor. İçeriye giriyorsunuz. İki tarafında camlı raflarda eserlerin sıralandığı geniş yüksek bir merdiven çıkıyor karşınıza. Heyecan dorukta artık. Ve müzeyi gezmeye başlayınca tüm hayalleriniz yıkılmaya başlıyor yavaş yavaş. Zira müzedeki eserlerin çoğu yurt dışına kaçırılmış ve müzedeki eserlerin hemen hepsi replika eserler. Bu eserlerin gerçeklerini görmek için Almanya, İngiltere ve Avusturya’daki müzelere gitmeniz gerekiyor. Büyük kısmı Osmanlı Dönemi’nde kalan bir kaç parça ise 2'nci Dünya Savaşı sırasında Yunanistan dışına çıkmış. Söylenecek, söylenebilecek çok şey var ancak dergimizin kapanmasını istemediğim için bu konuda bir şey yazmamayı tercih ediyorum.

Akropolis (Acropolis) Atina’nın simgesi 

Artık en güzelini yavaş yavaş görmek vakti. Şehrin tam merkezinde 152 metre yükseklikte yer alan tapınağa çıkmaya başlıyoruz. Yalnız unutmadan buraya çıkarken Anafiotika bölgesinden ilerleyerek çıkıyoruz. Zaten Akropolis Müzesi’nin oradan, Akropolis tabelalarını takip ederseniz, bu bölgeden geçeceksiniz. Bu yoldan gitmek lazım çünkü yol üzerinde farklı açılardan şehri ve tarihi bölgeyi resmetmek için en ideal yol. Bölgede surlar, kaleler, tiyatrolar, kalıntılar ne ararsanız var. Hepsini göre göre en zirve noktasına ulaşıyoruz. Bastığınız her noktaya binlerce yıldır başka insanların ayak bastığını, birbirinizin ayak izlerinizi binlerce yıllık arayla takip ettiğinizi düşünüp heyecan duyuyorsunuz. Aşkları, savaşları, mücadeleleri düşünüyorsunuz. 

Akropolis adını “Yukarıda bulunan şehir” anlamına gelen eski Yunan dilinden alıyor. Zaten o yüzden burası şehrin üst kısmında kurulmuş. Bütün şehir ayaklarınızın altında. Adamlar keyfine düşkünmüş valla. O dönemlerde hep önemli yerlerin böyle Akropolis’i olurmuş. Bu yerlerde tapınaklar, hazineler ve önemli yapılar bulunurmuş. Böyle tepelerde kurulurlarmış ki, böylece savaş anında koruması kolay olsun. Bu Akropolis’in tarihi ise MÖ yaklaşık 3000’e dayanıyormuş. Buraya geldikten sonra zaten fark ediyorsunuz. Sadece o fotoğraflarda gördüğünüz büyük tapınak yok. Etrafında irili ufaklı bir sürü tarihi yapı da var. Hani o fotoğraflarda, hatta şehrin neresinden bakarsanız bakın göreceğiniz büyük yapı var ya! Aslında o bina Akropolis değil. Akropolis bu bölgenin adı. O binanın adı ise Parthenon. Bölgeye ilk girerken geçeceğiniz büyük kapı Propylaia. Kadın figürlü Karyatid heykelleri olan bina Erekhtheion, yol üzerinde denk geleceğiniz tiyatro ise Herodes Atticus Tiyatrosu... Çok yazdım ama yetmez. Buralar çok önemli çünkü... Sırasıyla göreceğiniz yerler. 

Dionysos Tiyatrosu: Müzeden çıktık. Hemen yolun karşısında bulunan tarihi bölgeye giriş yaptık. Sağımızda yer alan ilk durağımız bu tiyatro oluyor. Dionysos’a adanmış bir müze. Dionysos Antik Yunan tanrıları arasında benim en sevdiğim tanrı. Bağ bozumu Tanrısı. Bereketli üzüm hasadı sonrası adına şenlikler yapılan tanrı. Diğerleri gibi ona buna sarkan, hır gür çıkaran bir tanrı değil eğlenceden sorumlu. Tiyatro tanrısı da derler, Şarap Tanrısı da... Tiyatro Tanrısı, çünkü ilk tiyatro oyunları bu bağ bozumu şenliklerindeki tapınmadan doğmuş. Aishylos, Aristophones hep bu şenliklerden doğmuştur. Başlangıçta şenliklerde rahiplerin yönettikleri oyunlar zamanla günümüz tiyatrosu anlamında eserlerin yaratıldığı ve doğduğu ilk yer oluyor. İlk resmi trajedi yarışması yine burada MÖ 534’te düzenleniyor ve bu ilk yarışmayı Ikeryalı Thespis kazanıyor. Şarap Tanrısı derler Dionysos’a çünkü bağ bozumu ve şarap ayrılmaz ikilidir. Velhasıl severim Dionysos’u antik mitolojik karakter olarak.

Herodes Atticus Tiyatrosu: Yola devam. Bir sonraki durağımız yine tiyatro. Zaten çok büyük ihtimalle sizin de dikkatinizi çekecek. Bakın bu tiyatro çok güzel... MÖ 161 yılında dönemin zenginlerinden Herodes Atticus tarafından inşa ettirilmiş. 5 bin kişi seyirci kapasiteli. Burası music hall olarak kullanılırmış. 
Propylaea: Akropolis’e tırmanmaya devam... Yavaş yavaş zirveye ulaşıyoruz. Derken bu muhteşem kapı karşılıyor bizi. Bir anda heyecanla yorgunluk falan kalmıyor. Dile kolay MÖ 437’de inşasına başlanan ve 432’de bitmeden yapımı yarıda kesilen bir kapı bu. 

Parthenon (Partenon): Artık, Akropolis’deyiz. Kapıdan geçer geçmez karşımızda bütün dünyanın yakından tanıdığı, dünyanın en önemli yapılarından biri olan Partenon. Burası Athena’nın tapınağı. En büyüğü, en yücesi... MÖ 5’inci yüzyılda inşa edilmiş. Yunan mimarisinin en büyük eseri olarak kabul ediliyor. Binanın dış cephesinde kullanılan heykeltıraşlığın Yunan sanatının en yüksek noktası olduğu düşünülüyor. Antik Yunan’ın ve Atina’nın sembolü. Eskiden hazine olarak kullanılmıştır. Hazır olun. Osmanlı işgalinden sonra burası cami olarak kullanılmış. Sonradan cephanelik olarak kullanmışız. Venedik savaş topu tarafından vurulmuş ve ciddi zarar görmüş. Zaten gidince göreceksiniz. Her daim restorasyon altında. İçerisindeki çok önemli eserler bilin bakalım nerede? İngiltere’ye kaçırılmış. Britanya Müzesi’nde... 

Erekhtheion: Partenon’un hemen arka kısmında yer alan ve Karyatid Heykelleri ile dikkatimizi çeken, MÖ 5’inci yüzyılda inşa edilen Tanrıça Athena ve Tanrı Poseidon için yapılmış olan bu tapınak, olmazsa olmazlardan... Burası Bizans döneminde kilise, Osmanlı döneminde konut olarak kullanılmış bir tapınak. 

Sindagma Meydanı: Bu meydan, önceleri Anaktoron adını taşıyordu. Yunan Kralı Otto, bugün parlamento binası olan sarayın balkonuna çıkıp halka anayasayı okuduğu için bu meydan daha sonra “Anayasa Meydanı” anlamına gelen Sindagma Meydanı adını aldı. 

Şehrin en merkezi noktası Sindagma Meydanı’dır diyebiliriz. Parlamento binası da bu meydandadır. Parlamento binasının önündeki Meçhul Asker Anıtı turistlerin en çok ziyaret ettiği yerlerden biri. Bu anıtın önünde Evzon Askerleri (çolyaslar) 24 saat nöbet tutuyor. Nöbet esnasında kendileri için belirlenen tören hareketleri dışında kımıldamaları kesinlikle yasak. Bu askerlerin, özel kıyafetleri, ponponlu ayakkabıları, nöbet sırasında yer değiştirirken gerçekleştirdikleri özel yürüyüşleri turistlerin de büyük ilgisini çekiyor.

Parlamento binasının tam karşısında bulunan Ermou Caddesi ünlü markalara ait dükkanların bulunduğu bir alışveriş caddesi. Büyük bölümü trafiğe kapalı olan caddeden yürüyerek Monastiraki’ye kadar ulaşmak mümkün.

Omonia: Atina’nın eski şehir merkezi. Bir zamanlar, sanat, kültür ve ticaret hayatının merkezi olan semt şimdilerde daha çok yoğun göçmen nüfusu ve kriminal suçlarla anılıyor. Artık Yunanlardan çok göçmenlerin yaşadığı ve gezdiği semt gece saatlerinde biraz ürkütücü bir kimliğe bürünüyor. İnternet üzerinden yapılan otel rezervasyonlarında burası her ne kadar şehir merkezi olarak gösterilse de, özellikle kadın turistlerin geceleri tek başına bu caddelerde dolaşması pek tavsiye edilmiyor. Ancak Omonya yakınlarında Patission Caddesi 44 numaradaki Ulusal Arkeoloji Müzesi, tarih ve arkeoloji sevenler için görülmeye değer. 

Paleon Faliron: Daha çok Türkiye’den gelip Yunanistan’da yaşayanların ve özellikle İstanbullu Rumların yaşadığı bir semt. Sahil kenarına kurulu Paleon Faliron, Floisvos marinası, sahil kenarındaki kafeteryaları ve parklarıyla sakin bir gün geçirip, denizin keyfini çıkarmak için ideal. Buradan denize girenler de var ancak 5-10 dakika mesafede çok daha güzel plajlar olduğu için buradan denize girenlerin sayısı çok fazla değil. Semtte salamura yaprak, yufka, kahvaltılık siyah zeytin, nar ekşisi, kaymak gibi Türkiye’den gelenlerin Yunanistan’da özlediği lezzetleri satan dükkanlar da var. Semtin sokaklarında yürürken Türkçe konuşanlara rastlamak olası bir durum. 

Kifisia: Büyük bahçeli evleri ile meşhur, biraz zengin bir semt. Yoğurdu ve tatlıları ile meşhur asırlık bir kafeteryası var. Kifisia’ya gidildiğinde uğranabilir. 

Kolonaki: Sindagma Meydanı’na yakın bir alandan başlayıp yukarı doğu çıkan alanda bulunan Kolonaki semti, Türkiye’deki Nişantaşı benzeri bir semttir. Lüks kafeterya ve lokantalar, pahalı dükkanlar bu semtte toplanmıştır. 

Eksarhia: Atina’nın göbeğinde, alternatif bir semt. Genellikle anarşist grupların takıldığı Eksarhia’da ucuz ama lezzetli mezeler yenebilecek birçok mekan bulunuyor. 

Panathinaiko Stadyumu:  “Güzel Mermerli” anlamına gelen bu stadyumun yeri ayrı. Çünkü burası 1896’da ilk Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapan ve bütün stadyumun mermerden inşa edildiği bir yer. Bu stadı gezmek, hele hele benim gibi koşu meraklısı birisi için bu statta koşmak doyumsuz bir deneyimdi.

Atina’da yeme, içme ve gece hayatı 


Atina’da ne yenir, ne yenmez uzun uzun yazmayacağım. Bu yıl birkaç kez Yunanistan yazısı yazdım adalarla ilgili. Adalarda ne yiyip ne içmenizi tavsiye ettiysem burada da aynı şeyleri yiyebilirsiniz, aynı şeyleri içebilirsiniz. Her türlü biçimde pişirilmiş, her türde deniz ürünü, her bulduğunuz yerde yiyebileceklerinizin başında geliyor. Cacıki, moussakka, dolma, sauvlaki, greek salad bizde benzerlerini, daha doğrusu kardeşlerini benzer isimlerle bulacağınız yiyecekler. Ama hiçbiri kardeşleri ile birebir aynı değil. Gerçek kardeşler gibi. Size çok özel ve çok önemli uyarım bölgeye ilk defa gelen birçok Türk vatandaşı gibi “Almışlar bizim yiyecekleri satıyorlar” diye burun kıvırıp bunları reddetmemeniz. Gerçekten farklı ve gerçekten çok lezzetli yemekler hepsi. Alkol kullananlar için elbette ouzo vazgeçilmez. Alkol oranı aynı olsa da sertliği ve anason oranı daha hafifi bir rakı ouzo biliyorsunuz. Rakı tutkunları ilk seferde sevmeseler de birkaç deneme sonrası dönerken almayı ihmal etmiyorlar. Sakız likoru Mastika özel bir Yunan lezzeti. Dünyanın en iyi Brandy’lerinden sayılan Yunan Brandy’si Metaxa çok farklı kalitelerde sunuluyor. 3 yıldızdan 9 yıldıza kadar birçok farklı Metaxa var ve elbette yıldız sayısı arttıkça fiyat da o oranda yükseliyor. Atina’da yeme, içme ve eğlence için 3 bölge var temel olarak.

Plaka Bölgesi; birçok bar ve tavernanın olduğu bir bölge. 

Gazi Bölgesi; çoğunlukla gençlerin ve öğrencilerin takıldığı canlı müzik de dinleyebileceğiniz restoranların ve tavernaların bölgesi. Yine birçok ünlü kulüp da bu bölgede yer alıyor. 

Psirika Bölgesi;
 Rembetiko dinleyip demleneceğiniz, dans edeceğiniz bir bölge. Atina her şeyde olduğu gibi yeme içme ve gece hayatında da oldukça makul fiyatlara sahip. Türkiye’de benzer yerlerde tek kişinin çıkamayacağı fiyatlarla bir kaç kişilik grup rahatlıkla eğlenip çıkacaktır. Tek tek mekânlardan, yerlerden bahsetmeyeceğim ama bahsetmeden de geçemeyeceğim birkaç yer ve not var yeme içme ile ilgili. Bunlardan ilki, Plaka Bölgesi'nde yer alan Brettos... Atina’da 1909 yılından beri var olan bu şirin mekân, arkadan aydınlatılmış bar raflarına dizilen şişelerin yansıttığı sıcak ışıkla yaz - kış sıcak ve samimi bir ortam sunuyor. Brettos otuzdan fazla aromada likörü kendisi üretiyor. Birbirinden lezzetli bu likörleri tatmak için bile Brettos’un müdavimi olabilirsiniz. Klasik uzoyu denemek isterseniz, burası tam da yeri... Viski, Metaxa ne isterseniz arkanızdaki meşe fıçılardan gözünüzün önünde doldurulup önünüze geliyor burada. Bir de et ve balık pazarından bahsetmeden geçmek mümkün değil. Burası turistler tarafından çok bilinmeyen, orta alt gelir grubu Yunanlıların rağbet ettiği bir bölge. Ama lezzet düşkünleri için bir hazine burası. Monastiraki ile Omonya Meydanları arasındaki Athinas Caddesi üzerinde yer alan Varvakios isimli et ve balık pazarı, şehrin en eski dükkânlarına ev sahipliği yapıyor. Açık vitrinlerde satılan etler bir Avrupa Birliği ülkesi olan Yunanistan için biraz tuhaf karşılansa da bu dükkânlar ucuz et imkânı sağladıkları için özellikle dar gelirli vatandaşların alışveriş adresleri arasında yer alıyor. Balık pazarında da envai çeşit balık, ahtopot, kalamar, midye, yengeç gibi deniz ürünleri bulunuyor. Yunanistan’ın çoğu şehrinde de benzer “kapalı” et ve balık pazarları görmek mümkün. Ayrıca pazarın içinde birçok lüks lokantada bile yiyemeyeceğiniz kadar lezzetli deniz ürünlerini yiyebileceğiniz küçük salaş lokantalar bulunuyor.

Özellikle ızgara deniz ürünleri damağınızda unutulamayacak tatlar bırakabilir. Bu lokantalarda menü o gün pazarda taze ne varsa ondan oluşuyor. İçecekler ise dükkanda sıralı fıçılardan dilediğinizce maşrapalarınıza doldurup içebiliyorsunuz. Sorgu, sual, özür, teşekkür yok. Al ye, al iç. Her şey çok taze, çok saf, çok lezzetli. Fiyatlar son derece uygun. Tek sorun oturacak masa bulmakta. Bu sayfalarda fotoğrafını gördüğünüz bu mekânlardan biri olan yer altında adı bile olmayan mekânda yer bulmak için 3 gün üst üste gidip merdivende saatlerce oturdum dersem zannederim yeteri kadar açıklayıcı olur durum. Ve inanın oturduğumda beklediğim, direncim kırılmadığı için kendime defalarca teşekkür ettim. Yine bu bölgede yer alan şarküterilerde; kağıt üstüne çeşit çeşit soğuk etler, peynirler, şarküteri ürünleri alıp, yanına da ne kadar istiyorsanız yeni rakı dahil istediğiniz içkiden isteyip şarküterinin ortasında yeyip içip çıkabiliyorsunuz ki bu da apayrı bir lezzet deneyimi oluyor.

Son söz… 

Geldik yazının sonuna...
Aslında 14 Şubat Sevgililer Günü yazısı yazayım diye geçtim bilgisayarın başına. İlk aşk şiiri diyerek başladık, antik aşklar falan derken yine geçtik gezmeye, yemeye, içmeye... Ne yapalım, gezginin Sevgililer Günü yazısı bu kadar olabiliyor. 14 Şubat sembolik bir gün sadece. Sevdiğinle geçirdiğin her gün, birlikte aldığın her nefes Sevgililer Günü’dür sevenler için. Sevdiğinizin nefesi nefesinizden, elinin sıcaklığı elinizden sonsuza dek eksik olmasın...

>> Bu yazının fotoğrafları için TIKLAYINIZ.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.